Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Hasan Şaş’


servetcetinDün ilk aceto‘dan okudum. Servet’in Marsilya’ya gitmesi için iki kulüp küçük pürüzler dışında oyuncunun bonservisi konusunda anlaşmıştı. Yani yönetimden Servet’in gidişi konusunda onay çıkmıştı. Polat söylediği bir sözün daha arkasında duramıyordu. Ancak yönetimin “iyi bir teklif geldiği takdirde çok ısrar etmeyiz” düşüncesi de herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu yüzden “ulan yine sözünü tutamadın be Polat. Ne biçim başkansın!” gibi lafların anlamı. Devre arasında Meira’nın gidişi ne kadar takımın geleceği için kötü sonuçlar doğurduysa da maddi açıdan en isabetli transferdi. Meira’yı bir daha 1,5 milyo Euro farkla satmak şansı doğmayabilirdi. Meira gitmeseydi de kazanmak için mücadele ettiğimiz tüm kupaların bizim olacağı garanti miydi hem…

İşte Servet de tam da bu yüzden gitmeli. An itibariyle resmi sayfadan henüz bir açıklama yok… (daha&helliip;)

Read Full Post »


galatasaray-ligi-birakmisBomboş cuma gecesinin ilk eğlencesi idi iddiasız iki takımın arasındaki maç. Hacettepe düşmeyi garantilemiş, Galatasaray için ise kazansa ne olur kazanmasa ne olur bir maçtı. Zaten kazanamadık. Bu saçmasapan futbolla da kazanmamız mümkün değildi. Kazansaydık da sadece adımızla kazanırdık. Ama bu maçta gördüm ki ne futbolcularda gol atma hırsı, ne kazanma hırsı, ne de adımız kalmış. Ve Hacettepe de sahadaki futboluyla isme puan verilmediğini ıspatladı.

Galatasaray’ın kadrosu olabileceğinin en idealiydi. İki stoperimiz vardı en mühimi. (daha&helliip;)

Read Full Post »


gslogoAvrupa kupalarındaki son temsilcimiz Galatasaray, Hamburg’a dramatik bir şekilde yenildi ve UEFA Kupası’na beklenenden erken veda etti. Hedef büyüktü. İstanbul’da, ezeli rakibin stadında oynanacak final maçında UEFA kupasını ikinci kez kazanmak Galatasaray Spor Kulübü’nün 104 yıllık tarihindeki en önemli başarı olacaktı. Sarı-kırmızılı takım bu hedefini gerçekleştirebilseydi hem Avrupa, hem de Türk futbolunda ses getirecek bir başarıya imza atacaktı. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Since Özhan Canaydın became the chairman of Turkish giants Galatasaray, he developed a habit of quickly blaming his coaches for any failure and fired them immediately.  This habit has continued to this day and veteran 73 year-old German coach Karl Heinz Feldkamp is the latest victim. (insidefutbol)

Even before Feldkamp officially signed with Galatasaray the Turkish football media began to criticise him because of his age and made repeated insinuations about his health. When he was the manager of Beşiktaş, the German left the team in the middle of the season because of heart problems. How could Galatasaray trust the old man’s health enough to hire him as their manager? That was the first criticisim the coach had to deal with. He had, unbelievably, also worked for just for 1 ½  seasons in the last 17 years, it was understandable the media also asked questions about whether he had lost his ability to coach a team.

So, from the very first moment he took his place in the dugout Feldkamp’s reign was beset by criticism. In his first game as manager Galatasaray won 4-0 at their Ali Sami Yen stadium. With this outstanding result the team brimmed with confidence and proceeded to go unbeaten until they met rivals Fenerbahce.

In the first period of the season Galatasaray lost just one game, and sat proudly on top of the Super Lig table. Everything looked fine when you looked at the statistics from the league, but in the UEFA Cup the team was going badly. Galatasaray is a team,which is accustomed to being the most successful Turkish team in Europe and the results gained in the early stages against weak teams did not satisfy the president, his administiration, or the fans.

With the winter break the transfer window opened and Feldkamp felt there was a desperate need for a defensive midfielder to be bought after the injury of Swedish national team captain Tobias Linderoth, in addition to an experienced goalkeeper. Defender Emre Güngör and midfielder Ahmed Barusso were the only players that arrived and this was despite the coach insisting at least four more should join the squad.

Without enough players arriving Feldkamp tried all of the remaining options available to him in many different positions. Despite this he couldn’t manage to find a formula to make the side stronger. For instance, as everybody knows Servet Çetin is a player who is strong and ambitious, but not technical. Due to the lack of an incoming defensive midfielder Servet was tried in this position, despite not being suited to it as he is a defender. Feldkamp also changed the positions of other players many times. He tried stiker Hasan Şaş, midfielders Ahmed Barusso and Barış Özbek as a right backs, forward Shabani Nonda as a playmaker and even Emre Güngör as a defensive midfielder, as he searched for new options. One time he made Serkan Çalık, a young talented forward, play as a sweeper for the last few minutes of a Turkish Cup Game against Fenerbahçe. All of this experimentation would be acceptable only in friendly games and in pre-season, not in the middle of a campaign to win the title.

After moving players from their natural and preferred positions it was understandable that many were not just upset, but even angry. When Adnan Polat had won the presidential elections in March (he was previously the vice-president and played a key role in bringing Feldkamp to Galatasaray) he arranged a one to one meeting with the players. What he heard was predictable. The players were unhappy they had been forced to play in unfamiliar positions. They felt it was unfair they should be criticised when they played poorly in a totally new position. The squad even went as far as saying Feldkamp was not managing the team well, and only without him could they be champions.

After this meeting Adnan Polat and Feldkamp held talks. In the conversation between them, Adnan Polat gave Kalli some advice about how to manage the team, but “Kalli” (Feldkamp’s nickname in Turkey) is not a coach that takes kindly to being told how to do his job. For him it was a sign the players had lost all confidence in him and after this meeting Feldkamp announced he was resigning. Feldkamp’s assistant left, too.

It is clear to me that Feldkamp was forced out, because Adnan Polat knew that by speaking directly to the players and then advising such a proud manager as Feldkamp how to do his job, he would react in only one way: to resign.

The situation is even stranger when the man who has just become president of Galatasaray, a man who trusts Feldkamp and was key to his appointment in the first place, forces him to leave the club almost as soon as he sits in the president’s chair. Adnan Polat had also said he wanted Feldkamp to take the position of Football Advisor to the Board when he finally stopped coaching.

All this shows that the new president doesn’t really have a plan for the future. This was further confirmed by the fact that so many managers, each with differing ideas on how to play the game, were contacted about taking over. For now the Turkish press believe that Dutchman Louis van Gaal may be next in line for the job.

The players contributed directly to the removal of Karl Heinz Feldkamp, and that is not a healthy sign for any club. However, the one positive is that now the players have no excuses left and those who did not enjoy life under Feldkamp can take pleasure in their football without him. Perhaps the relief felt by some after Feldkamp’s departure could provide the motivation to win both the Turkish Cup and, importantly, Super Lig. But if they could do this, the position, the effect of a manager will surely have to be questioned. Because if any team can be successful like this, why do they need a manager?

Read Full Post »


Galatasaray futbol takımı başarılı olursa, yöneticilerin başarısızlığını değil, teknik direktörlük kurumunun gerekliliğini tartışmaya başlayacağız. (MedyaKronik)

(Gökhan Tan-MedyaKronik) – Galatasaray Futbol Takımı Özhan Canaydın’ın başkanlığından beri, takımın yaşadığı bütün başarısızlıkların sorumlusu olarak gördüğü ve sezon sonu kellesini aldığı teknik direktör listesine Karl Heinz Feldkamp’ı da ekledi. Feldkamp’ın ayrılışı zamansızdı ama pek çok kişi için sürpriz olmadı. Teknik adam, çalıştığı süre boyunca sadece basın tarafından değil, kulüp içinde de sürekli eleştirildi.

Eleştirilere tek başına göğüs geren, elbette “Kalli”yi getirmek için bir “one man show” sergileyen Adnan Polat’tı. Polat 22 Mart 2008’deki seçimini kazandı ve kendi sözleriyle “düşlerini süsleyen başkanlık rüyasını” gerçek kıldı. Ve bu rüyanın ilk icraatı, tek başına kefil olduğu teknik direktörünün kulüpten kopmasını sağlamak oldu.

“Kalli” Feldkamp, kağıt üzerinde istifa etmiş görünüyor. Ama işine karıştırmayan, karışıldığı anda da tepki vereceği çok açık olan teknik adama “Artık ön libero deneme, Nonda’ya şans ver, futbolcularla iyi geçin” gibi uyarılarda bulunulması zaten istifasının istenmesi anlamına geliyordu.

Bu süreçte kaçınılmaz katkısı bulunan spor basını da yeterince sorgulamadı Feldkamp’ın gidişini. Öyle ya, adam ikide bir hasta olup, takımı yalnız bırakıyor, bir maçta orta sahada oynattığı adamı, diğer maçta “stoper” yapıyor, vazgeçilmezleri kadro dışı bırakıyor, özetle koskoca takımı “tek patronmuş gibi” yönetiyordu!

Takımın tek patronu. Feldkamp’ın futbol şubesindeki konumu aslında tam da buydu. Bu onun, yıllar önce Fatih Terim örneğinde olduğu gibi, kendini kabul ettirmek için mücadele ederek kazandığı bir ayrıcalık değildi. Aksine, durum tam da tersiydi. Polat bir taraftan Feldkamp’ı göreve getirmek için kendi yönetimiyle mücadele ederken, diğer taraftan da Feldkamp’ı bu göreve ikna etmek için didindi. Adnan Polat bir önceki yönetimi temsil ediyorsa -ki Feldkamp göreve geldiğine göre bunu sorgulamak artık yersiz-, “Kalli”nin takımın tek patronu olması kulübün kararıydı.

Kulüp, Feldkamp’ın gelişini “geleceğe yatırım” olarak duyurdu. Teknik adama önerilen şey, futbol şubesinin danışmanlığıydı. Sadece futbolcuları değil, şubede bulunan tüm takımların organizasyonunu ve teknik direktörlerini de o belirleyecekti. 74 yaşındaki “Kalli”nin, istememesine rağmen yönetimin “ricasıyla” eşofmanlarını giyip A takımının başına geçmesi de “geleceğe yönelik” bu planın ilk adımıydı.

Gelinen nokta, Türk futbolunun “henüz”, bu kadar ileriye bakmaya hazır olmadığını, hatta niyeti bile olmadığını gösteriyor. İsmi ve başarılarıyla, uzun vadeli plan yapmaya belki de en yakın kulübümüzün bile karnesi sınıf geçmeye yeterli değil. Kafamız, düşünce yapımız, temelimiz buna uygun değil.

Feldkamp’ın ayrılmasının Galatasaray açısından yarattığı en hazin tablo, kulübün “yeni” yönetiminin, gündeminde herhangi bir plan olmadığını ortaya koyması. Daha bir ay öncesinde rotasını, Karl Heinz Feldkamp’ın fikirlerine göre çizeceğini açıklayan yönetim, piyasadaki birçok teknik direktöre teklif götürmeye başladı. “İyi bir isim olsun da, kulübün büyüklüğünü anlaşılsın” görünümündeler. Bu isimlerin oyun anlayışlarının çok farklı olması, bu “yeni” döneme dair bir strateji geliştirilmediğini gösteriyor.

Galatasaray, Süper Lig şampiyonluğunu kovalarken ve Türkiye Kupası’nın en güçlü adayıyken, Feldkamp’ı hatırlamamız mümkün değil. Onu, Galatasaray şampiyon olunca hatırlayacağız: “Bak, teknik direktörsüz takım daha başarılı” diyeceğiz. Ya da “takım teknik direktörsüz şampiyon oldu, düzgün birini başa getirirlerse daha neler yaparız” diyeceğiz.

Kimse, dokuz ay önce söylediğini, başkan olur olmaz çiğneyen Adnan Polat’ı hatırlamayacak. Evinde emekliliğini kutlayan futbol adamını, kulübüne rağmen, bin bir ricayla takımın başına getiren o günkü ikinci, bugünkü asil başkanın “başarısızlığını” göremeyecek.

Hadi o kadar abartamayalım. Elbette birileri çıkıp, onun hakkını verecek:

“Vay be, adam işi biliyormuş!”

Feldkamp “yeniçeriler”e karşı

(Volkan Ağır-MedyaKronik) – Karl Heinz Feldkamp’ın, hakkındaki onca olumsuz eleştiriye rağmen takıma kattıkları kaybettirdiklerinden kat be kat fazla. Tıpkı Galatasaray’ın başında olduğu 1992-1993 sezonunda olduğu gibi Türk futbolunun çehresini değiştirme potansiyeli çok yüksek oyuncular topluluğu bıraktı ardında. Ve tıpkı o sezon kazandığı şampiyonluğu tekrarlamak ister gibi bir görüntü çizdi.

16 yıl önce Bülent Korkmaz, Mert Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Arif Erdem, Suat Kaya, Hakan Şükür, Okan Buruk gibi isimlere güvendiği gibi, şampiyonluğu gençlerle almak istediğini göstermek istedi. Uğur Uçar, Orkun Uşak, Barış Özbek, Serkan Çalık, Mehmet Güven ve Mehmet Topal sürekli forma şansı bulan yeni isimler oldu.

Her zaman Avrupa kupalarında başarılı olmayı daha çok önemsemiş bir kulüp olan Galatasaray’ı UEFA Kupası maçlarında alınan sonuçlar hiç bir zaman tatmin etmedi. İlk maçtan, son maça kadar futbol şansıyla yürüdü takım Avrupa’da. Gruptan bir üst tura çıkma şekli bir hayli mucizevi ve bir o kadar da acınası olan -Austria Wien maçının son düdüğünden sonra Bordeux maçının sonucunu öğrenen oyuncuların sahada “sevinçten” nasıl koşuştuğunu görmeliydiniz- takımın bu durumu çokça eleştirildi.

Leverkusen karşısında alınan 5-1’lik mağlubiyetle UEFA Kupası’ndan elenmeyi hiç mi hazedemeyen yönetimde kimsenin Kalli’ye güveni kalmadı. Sadece Özhan Canaydın, Adnan Polat ve Adnan Sezgin kaldı. Bu elenmenin şokunu atamayan takım da üst üste aldığı süpriz mağlubiyetlerle şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi. Ama oyuncular ve Kalli de maç boyunca maçı değişterek hiç bir harekete kalkışmadı. Günümüz futbolunda mağlup durumda olan takımların maçı çevirmek için forvet sayısının değil, orta sahadaki oyuncuların sayısının fazla olmasının gerektiğini gözleyememiş olacak ki Kasımpaşa maçında sahada beş forvet vardı takımda. Orta sahada onlara top atacak adam yokken o beş forvet ne yapabilir ki? Kalli bu konuda bence gerçekten geride kalmış.

Kalli, Fortis Türkiye Kupası’nda Fenerbahçe ile Ali Sami Yen’de oynanan maçın kazanılmış olmasına rağmen yine aynı hataları yapmaya devam etti. Hatta bu sefer abartarak, son dakikalarda oyuna giren Serkan Çalık son 10 dakika defansta son adamdı. Bol kartlı geçen ve şans golüyle kazanılan maçın yorumu ise Adnan Polat’tan geldi. “Saçmasapan bir maçtı.”

Sene boyunca oyuncuların yerini sürekli değiştirdi Feldkamp. Hazırlık maçlarında ve menejerlik oyunlarında yapılmasına tahammül edilebilir mevki değişikliklerini lig maçlarında yapması ve verim alamamasına rağmen bu konuda ısrar etmiş olması Galatasaray’daki herkesi çileden çıkardı. Emre Güngör’ü ön liberoda, Hasan Şaş’ı sağbekte, Ismael Bouzid’i ön liberoda, Nonda’yı orta sahada, Barış Özbek’i sağbekte deneyen Kalli, oyuncuları da futboldan o kadar küstürmüş ve sabırlarını o kadar taşırmış olacak ki, takım içindeki huzursuzluklar medyaya oyuncular tarafından verilen demeçlerle yansıdı.

Mart ayındaki seçimleri kazanıp başkan olan Adnan Polat, 4 Nisan 2008 akşamında oyuncularla tek tek görüşüp, “Bazı arkadaşlar hiç alışık olmadıkları yerde oynatılıyor ve taraftarların önüne atılıyor. Bizi hep yanlış oynattı. Kalli olmazsa şampiyon oluruz. Yoksa sonumuz kötü” cevabını alması ve kendi getirdiği Kalli’yi göndermesi, bir nevi yeniçeri ayaklanması olarak Galatasaray’ın tarihine geçecek bir olay haline geldi.

Galatasaray’ın içine düştüğü bu oyuncuya dayalı düzen kısa zamanda farklı sonuçlara yol açabilir. Bundan önceki Gerets’li dönemde kazanılan şampiyonlukta, parasızlıkla boğuşan ve tamamen duygularıyla oynayan oyuncular bu sezon iki kupaya da bu şekilde ulaşabilir. Ancak asıl soru şu ki, eğer bu iki kupa da bu şekilde kazanılırsa, gelecek sezon takımın başına geçecek teknik direktör karşısında teknik direktörsüz de şampiyon olabilen bir takım varken istediklerini nasıl yaptıracak? Yönetim ise iki kupa da kazanıldıktan sonra oyunculara karşı nasıl bir tavır alacak? Çünkü böyle bir durum gerçekleşirse oyuncuların herhangi bir yönetimsel sıkıntı da, yöneticiler üzerinde fazlasıyla baskı ve istediklerini yaptırabilme gücü olacaktır.

103 senelik bir kulübün oyuncuya dayalı düzene gelme potansiyelinin zirve yapmış olması, kulübün tarihiyle, prensipleriyle, gelenekleriyle çelişen bir görüntü çiziyor. Duygusal bir topluluk olduğumuz için kısa vadede başarılara ulaşmak için bir çözüm olabilir bu düzen. Ancak yönetimin uzun vadede bu düzeni nasıl şekillendirip, dönüştüreceği merak konusu.

Read Full Post »


2006 sonbaharıydı. Her zamanki gibi aynı hevesle koşup gidip aldım oyunu. Yükledim, başladım oynamaya. Galatasaraylıyız ya, ilk o takımı yönetmeye başladık. Para var, kaynak var, genç yetenek bol, eh bu koşullarda rahatça şampiyonluklar ve kupalar birbiri ardına geliyordu. Başarıya doyunca tat vermedi oyun ve hemen yine Türkiye Ligi’nde kötü bir takım alayım diye düşündüm. Uzun süre bakındım ama bütün takımlar iyiydi – bana göre – , ya da ben mi gözümde büyütüyorum bizim bu Türkiye Ligi’ni? En kolay çare olarak gazeteye baktım ve sonuncu olan takımı seçtim. Kayseri Erciyesspor’a sempatim böyle başladı. İlk sezonu, 7.lik ve Türkiye Kupası ile bitirince ayrı bir bağ oluştu aramızda.

Galatasaraylı olduğumu hissettiğim ilk an ise, sanırım tam olarak Ulubatlı Souness dönemine denk geliyor. O bayrağı oraya dikişi büyük bir cesaret işi idi. Yabancı bir adamın, kültüründen bir haber olduğu yabancı bir ülkede, ezeli rakibinin sahasına takımının dev bayrağını dikmesi yürek ister!
O yürekli insanlardan biri daha vardı o takımda. Florya toprakken , o “Cesur”du. Her yeni teknik direktör ilk onu kesti takımdan. Türk’tü ya, ne anlardı defanstan, yabancı gerekti o bölgeye. Ama bir sürü yabancı geldi ve gitti, o kaldı bir tek. Çalıştı, çabaladı kaptı yine formasını. Heralde adetten olacak ki, onu keşfedenlerden Fatih Terim bile kesmişti takımdan 1999-2000 sezonunun başında. Gidecekti , gönderilecekti derken , boş mukaveleye imza attı. Ya gönlü gitmesine el vermedi ya da kahve fallarında çıkan “haçlı kupa” tuttu onu sarı kırmızılı kulüpte. Takım kamptayken, Ayvalık’taki yazlığında kamp yaptı o da. En nihayetinde sporcuydu, sağlığına dikkat etmeliydi. Kuşlar haber uçurmuş olmalı ki, onun azmini takdir etmek için tekar kadroya girdi.

Mahalle aralarında, toprak sahalarda aşkımızın peşinde koşarken, defansif görevi üstlendiğimden ve herkes gibi kendi takımından kahraman seçme hevesinden onu benimsedim ben de. Sonra ona benzemek için saçımı bile uzattım, Kayseri Erciyes forması bile aldım. Ama onu UEFA Finali’nde, kolu çıkık bir şekilde savaşmasından sonra fena bir şekilde içselleştirdim.

Dillere destan hayranlığımı geçtiğimiz kasım ayında onunla tanışarak, sohbet ederek nihayete erdi. Ve tabi ki futbol konuşup, futbol izledik. Galatasaray”ımız” hakkında konuşmamak olmazdı. Cihan’ın sol bekte oynatılmasına, hem Cihan’a hem de futbola hakaret olarak nitelendirdi. Eh haklıydı. Puan kaybettiğimiz bir haftaydı zannedersem ve o maçı öyle güzel analiz edip, yapılması gerekenleri öyle basit bir dilde açıklamıştı ki bana sadece hak vermek ve hayranlığımı yükseltmek kalmıştı. Gerçi o durumda ne derse hayranlığım artacaktı ya…
Sohbetimiz arasında ufukta transfer olup olmadığını sorduğumda her şey olabilir cevabını verdi. Hemen ardından Eskişehirspor ile anlaşmak üzere olduğu ama anlaşamadığı haberi geldi. Devre arasında ise beni “acaba kaderimizde mi var , yoksa gerçekten hoş bir tesadüf mü bu?” diye düşündürten haberi aldığımda sevincimden dört köşe olmuştum.

Futbolculuk hayatındaki istikrarı,disiplini,hırsı,başarıyı yeni takımına yansıtmakta olduğunu daha ilk maçında Fenerbahçe’ye karşı göstermişti. Ve bunun tesadüf olmadığını da gözlerimin önünde Galatasaray’ı Türkiye Kupası’ndan eleyerek kanıtladı. Cuma gecesi yine aynı şeyi yaptı. 25 senesini verdiği, onu “o” yapan takımını eledi. Ama bu sefer şampiyonluktan…

Kayseri Erciyes ligin ilk yarısını 11 puan toplayarak kapatabilmiş. İkinci yarısında ise topladığı puan sayısı 17 oldu, üstüne bir de Türkiye Kupası’nda son dördü ekleyin. O son dört ki, Galatasaray’ın grubundan gelip, -nasıl olduysa?- tekrar Galatasaray’ı eleyip, üç büyüğün arasında bir son dört. Sezonun başından beri takımın başında olsaydı kim bilir neler yapardı? Belki de yapamazdı ve “yüce” medyamız onu harcardı…

Gerçekten inanmış bir takım çıkmıştı sahaya ve ilk dakikalardan itibaren sıkı pres ile Galatasaray’ı bozmaya başladı. Akılda kalan bir atak bile şansı vermeden Galatasaray’a biraz tesadüf ve biraz şans eseri de olsa golü buldu Kayseri Erciyes. Sonrasında ise hocalarının en iyi bildiği şeyi ve takımına empoze etmeye çalıştığı şeyi yapmaya başladılar. Tatlı , sert defansif oyun oynadılar.

Üç forvetle ve kanatsız sahaya çıkan Galatasaray, mağlup duruma düştükten sonra klasik çözüm yoluna başvurdu. Erciyes savunması da canhıraş bir şekilde düşme korkusuyla olağanüstü bir performans gösterince olan yine Hakan Şükür’e oldu.

Gerets’in anlamamakta ısrar ettiği “çok forvet,çok gol” düşüncesi ne kadar yanlış bür düşünce olduğunu bu mağlubiyetle bir kez daha kanıtladı. Herkesin doğrusu kendine elbette , ancak neredeyse tüm avrupada futbol tek forvetle oynanıyorken ve çok da gol atılıyorken, Gerets forvetleri besleyecek orta saha oyuncularını eksiltip gole nasıl gidebileceğini düşünüyor, anlayamadık gitti. Biraz olsun hak verebiliriz diyerek empati kurma çabasına girmeye çalışsak bile hemen kendi kendimi çürütecek fikirler üretiyorum.

Hasan, Arda , Aydın, Carrusca yok. Hepsi de kanat oyuncuları. O yüzden ortadan delmeyi düşünmüş olabilir. Ama elinde Sabri’nin yerine oynayabilecek Song var ve böylece Sabri’yi açığa çekebilirsin. Song’u oynatmama inadın mı var? E Cihan var elinde, en kötü onu koy sağ beke ve kendine bir sağ açık yarat. Hiç birini beğenmedin mi? Tamam sağ bekte Sabri olsun, onun önüne içeride oynattığın Okan’ı koy. Gelmiş geçmiş en iyi sağ açıklardan biri Türkiye’de Okan Buruk. Solda mı var problem? Geçen hafta Ayhan Akman kaç kere sol kanattan çizgiye indi de orta yaptı göremedi herhalde Gerets ve o yüzden oynatmadı onu orada…

Boylu boyuna yanlış oynatıldı Galatasaray cuma akşamı. Olan Hakan Şükür’e , Hasan Kabze’ye oldu… Necati’yi maç boyunca gösterdiği iyi performanstan dolayı tebrik ediyorum. Ondan başka da yoktu zaten Galatasaray’da iyi oynayan. Onun bütün çabası da oynatıldığı yerden dolayı boşa gitti. İlic’in bu maç, Hasan Şaş’ın da geçtiğimiz maç yaptığı ihanetlerin derinine inmek bile istemiyorum.

Bu sezon sahasında hiç yenilmeyen, geçen sezonla beraber de 23 maça ulaşan bu yenilmezlik rekorunu, “bence” rahat ama bir o kadar da şanslı bir şekilde sona erdiren Kayseri Erciyesspor’u ve kahramanım BÜLENT KORKMAZ’I tebrik ediyorum. Bütün büyük maçlarını korkmadan oynadı , cesur oynadı. Mükafatını da dört puan olarak hanesine yazdırdı. Ama Galatasaray on kişi kaldıktan sonra çok fazla boş alan bırakmaya başladığı andan itibaren daha cesur davranabilse , 1-0 değil, 3 veya 4-0 bile alabilirdi bu maçı.

Bana kalırsa, o da bu düşünceyi çok kez geçirdi aklından ama kendini dizginledi, çünkü onun için önemli olan kümede kalmaktı. Hem elindeki mevcutları , hem içinde bulunduğu durumu , hem de 4-0 kazanma riskini alayım derken, 4-1 kaybedebilme ihtimalini düşündü hep. Bu yüzden maçlarını 1-0, ya kazandı ya da kaybetti. Bu bile istikrarlı olduğunu göstermiyor mu?

Hayatının bir parçasını şampiyonluktan etti. Ama hayatının yeni parçasını da başarılarla doldurmak zorundaydı. Kimse ona eski takımına, onu “Büyük Kaptan” yapan takımına ihanet etti diye yorumlamasın. O her zaman ki profesyonelliği ile işinin gereğini yaptı. İhanet eden biri varsa o da Trabzon maçında sahaya o çakıyı atan, attıran kişilerdir. Şampiyonluk yolunda takımını yalnız bırakmıştır o taraftarlar…

Kalan yedi maçın hepsini de kazansa Galatasaray şampiyon olamayacak ama Kayseri Erciyes bunu başarırsa kesinlikle Süper Lig’de kalacak ve en az Galatasaray şampiyon olmuş kadar sevineceğim, hele bir de Türkiye Kupası’nı alırsa üstümde Mavi-Siyah Kayseri Erciyes formamla turlara bile çıkarım …

Güzel futbolu paylaşmak için…

Read Full Post »