Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Dünya Kupası’


Gol yağmuru… Yıldız adayım Elia… 17 numaralı siyah topçu…

Vodpod videoları artık kullanılamıyor.

more about "Holland 6 – Hungary 1", posted with vodpod

Read Full Post »


Futbol dolu bir yıl dilemeyeceğim. Yıl zaten futbol dolu.

Barcelona’nın şapkadan çıkardığı “tavşan” skorlu Real Madrid galibiyetindeki futbol gibi,

Liverpool’un 4-4’lük maçları gibi bol gollü,

Lincoln ve R.Carlos’un anlam veremediği derbi kavgalarından yoksun,

Tottenham’ım için bol gollü ve şampiyonlar ligi ile sonuçlanan,

11 Haziran-11 Temmuz arası bu sayfalarda Güney Afrika’dan görüşmek,

En önemlisi de bu sayfalarda daha sık görüşebildiğimiz bir yıl olması dileğiyle…

Belki de bolca yeniliklerle…

En çok da sevgilerimle…

volkanbk3

(Harry Redknapp, Noel Baba kostümü giymiş midir yılbaşında?? ya da giyse ya bundan sonraki yıllarda…)

Read Full Post »


eastwoodsptapic-world-cupDünya Kupası’nın yaklaştığı organizasyonu yapacak ülkedeki hareketlilik sayesinde anlaşılmaya başlanır. Sağda solda Dünya Kupası tişörtleri, organizatör ülkenin takımının formaları, enteresan şapkalar, maskeler satışa çıkmaya başlar dünya kupası anısına…Yok artık öyle olamayacak! Çünkü FIFA buna izin vermiyor! Bunu yapabilmek için isim hakkı ödemek gerek! Şimdi ben buraya WORLD CUP 2010 yazdım ya… Gitti bin dolarlar! (daha&helliip;)

Read Full Post »


maradonamoney

Arjantin hükümeti turizmi geliştirmek ve Arjantin Peso’nun değerini arttırmak amaçlı süper bir fikir bulmuş! Maradona’nın resmini paraya basacaklarmış. Arjantin’de para işlerinden sorumlu bakan kişi demişki, Maradona  San Martin’in manzarı üstünde bir paraya basılsa ne hoş olur. Turizm geliri patlar! “Biz Arjtantinliler için Belgrano, Roca ve San Martin’in tarihi önemi büyük fakat bir Kanadalı veya Çinli için bu figürler anlamsız  olabilir. Ama Maradona’yı bilmeyen yok.” Bakan kişi, Fransa’daki Bridget Bardot örneğini verip, paranın üstüne Arjantinli ünlü yazarların ve Nobel Ödülü almış insanların resmini koyabileceklerini belirtmiş. Di Massimo Talento‘nun dediğine göre de daha önce Arjantin Maradona imzalı paralar basmış… Maradona bu durumdan hoşnut kalır heralde. Daha önce imzası basılımış paralar olduğuna göre resmine neden hayır desin? Peki Maradona’nın hangi resmi paraya basılmalı? (daha&helliip;)

Read Full Post »


(Cumhuriyet Spor Eki Sayı:119/04.11.2208 – SantralHaber)

maradona1ac1“İki rüyam var. Birincisi dünya kupasında oynamak,ikincisi oynadığım kupada şampiyonluk yaşamak” hayalleriyle futbol yaşamına başladı. Bu iki dileğini gerçekleştirmekle kalmayıp futbol tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Futbolcuğu sonrası bir dönem kokain ve obeziteyle uğraşan dünyanın en yetenekli ve gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından ‘Diegito’nun çalıştırcılık tecrübesi ise nerdeyse yok. Bu nedenle çıkan tartışmalara karşın Arjantinli futbol efsanesi Ulusal Takımın Teknik direktörülüğüne getirildi. Eğer Maradona 2010 Dünya Kupası’nı kaldırırsa hem teknik direktör hem de futbolcu olarak kupayı kazanan Beckenbauer ve Zagallo’dan sonra 3. futbol adamı olacak.

Sokağın Son Yıldızı

Cruyff der ki; “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir” İşte Maradona tam da bu sebeple sokak futbolunun yetişdirdiği son yıldızlardandır. 1986 yılında Meksika’da düzenlenen Dünya Kupası’nda İngiltere’ye 6 kişiyi çalımlayıp attığı ikinci gol ise bu unvanı ne kadar hakettiğini kanıtlar. “Tanrı’nın da yardımıyla” takımına kazandırdığı kupa sonrası tüm Meksika’nın “Argentina” tezahüratlarıyla inlemesine neden olur. 1990 yılında İtalya’da düzenlenen kupada bu kez Napoli şehrini “Arjantinlileştirir” yaşanır. Tüm şehir İtalya-Arjantin maçında “Argentina” nidalarıyla inler. Başlıca nedeni ise şehrin takımına en başarılı yıllarını yaşatan Maradona’dır.

maradona_napoli_00021Kendini takımın merkezine koymaması da çağımızın gerçekliği içinde çok zor yer alacak bir olgudur. Öyle ki tarihinde bir daha şampiyon olamayan Napoli’ye ilk şampiyonluğunu yaşatan Maradona’nın o dönemdeki hocası Ottavio Bianchi’nin “Dört yıl boyunca onun takım arkadışlarına serzenişte bulunduğunu görmedim. Doğal yeteneklerini diğer oyuncular üzerinde baskı aracı olarak kullanmadı. Hata yapanları yüreklendirici sözler sarf etti, onları azarlamadı.” sözleri onun bu özelliğini çok iyi yansıtır.

Gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan biri olarak gosterilen Maradona futboldan sonraki hayatında obezite ve kokainden çok çekti. Hatasını “Tanrı bu ayaklarla birlikte bana budalalık ve bazı bağımlılıklar da verdi” sözleriyle kabullenen Maradona iki beladan da vücut çalımlarıyla kurtulup hayata tekrar iki elle sarıldı.

Seyirci değil, “taraftarlık” ruhuna uygun bir şekilde futbolu halkın arasında izlemeyi tercih eden Maradona, “Bohem futbolculuğun” en güzel örneğidir. ‘Devrimci-sol’ ideolojiyi, tutumuyla, yarattığı tartışmalarla ve açıklamalarıyla benimsediğini gösteren Diego, bir futbolcunun apolitik kalmaması gerektiğinin en güzel örneklerden biridir. Şili’li diktatör Pinochet’in tutuklanmasına ne kadar sevindiğini, Bush’un bir katil olduğunu, uyuşturucu kullandığı sebebiyle 2002’de ki Dünya Kupası’nda kendisini ülkeye almayan Japonya’ya “En azından A.B.D gibi bir çok insanın ölmesine sebep olmadım” diyebilecek kadar açık sözlüdür. Hatta Katolik Hristiyanların dini lideri Papa’yı eleştirebilecek özgüvene desahiptir. Ne de olsa hayranlarının kendisi için yarattığı bir din ve 0427_de_wr_futbol_maradona3mezhepi vardır.

Arasının iyi olduğu devlet adamlarından biri kendisini Küba’da tedavi eden Küba başkanı Fidel Castro’dur. Öyle ki bacağına Castro dövmesi yaptırmıştır. En kısa zamanda da Venezüella başkanı Chavez’in de övmesini yaptıracağını müjdelemiştir. Kolunda ise kendisine en yakın hissettiği bir diğer arjantinli ‘Che’nin dövmesi vardır.

Arjantin ve Boca Juniors maçlarını tribünde, üzerinde takımın formasıyla izleyen bir futbol fanatiği olan Diego gol sevinçlerinde zaman zaman formasını da çıkarıp sallamıştır. Maradona’nın teknik direktörülüğe getirilişini bir de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Ulusal takımının maçlarını büyük bir tutkuyla izleyen “Tanrı’nın futbol elçisi”ni, Arjantin gol attığında izlemeyi dört gözle bekliyoruz. Başarılı olup olmayacağının cevabı ise Napoli’deki teknik direktörü Ottavo Bianchi’nin sözlerinde gizli.

Read Full Post »


“The Power of the Game” filmi için Simon Kuper’in kült eseri “Futbol asla sadece futbol değildir”in beyazperdedeki yansıması diyebiliriz. Bir oyunun, hayatımızda nelerle oynadığını yedi ülkeden örneklerle anlatan belgesel, klasik olmaya aday. (MedyaKronik)

The Power of the Game 2010 Dünya Kupası’nın ev sahibi Güney Afrika’yla başlıyor. Bu turnuvayı görmeden ölmeyeceğine inandığım 89 yaşındaki Nelson Mandela’dan başlayarak ülke çapında, tüm kurumlarıyla giriştiği hazırlık çalışmalarına tanık oluyor. Dünya Kupası organizasyonuyla birlikte, ülkedeki her türlü ve özellikle de ekonomik zorlukların aşılacağına değinen film, 2006’da düzenlenen bir önceki turnuvaya katılamayan ve böylece büyük bir tecrübe eksikliği yaşayan Güney Afrika’nın önündeki güçlüğü de gözler önüne seriyor: İkinci sınıf insan olarak yetiştirilen siyahların beyazlarla eşit düzeyde etkileşime geçememesinin ülkede yarattığı hayal kırıklığına dikkat çekiyor.
Futbol konusunda, az gelişmiş pek çok ülkenin bile gerisinde kalan, ama son yıllarda geride kalmışlığını telafi etmek için hızlı adımlar atma çabasına giren ABD için de bir bölüm ayrılmış filmde. Amerikalılar futbol oyununa, kendi “football”larıyla karıştırmamak için “soccer” diyor. Michael Apted, bu farklı anlayışı aktarabilmek için ABD futbolunun önde gelen isimleriyle konuşuyor. Milli Takım Teknik Direktörü Bruce Arena’yla, takımın sembol ismi Landon Donovan’la röportaj yapıyor. 1994 yılında bu ülkede düzenlenen Dünya Kupası’nda kurulan ve Amerika’daki futbol sevgisini artırmak için çabalayan taraftar grubu “Sam’s Army”nin üyeleri ve kurucuları ile birlikte oluyor.

İran’da kadın olmak

Filmin en ilgimi çeken kısmı ise İranlı kadın gazetecinin futbola merakının anlatıldığı bölüm. Tehlikeli olduğu iddiasıyla, kadınların maçlara girmesinin izin verilmediği ülkede Mahin Gorji’nin örnek mücadelesi aktarılıyor bu bölümde. Kadın spor yazarı, küçük bir çocukken erkek kılığında stadyuma girerek izlemiş ilk maçını. Amcasıyla girmiş stadyuma. Şimdilerde işinden dolayı stadyumlara girebilen tek kadın. Ancak, ne yazık ki erkek gazetecilerin sözlü tacizlerine maruz kalmaya devam ediyor. 2006 Dünya Kupası’nı ABD’de takip eden az sayıdaki kadın gazeteciden biri olan Gorji, bu turnuvadaki tecrübelerini paylaşıyor izleyiciyle. İran’daki kadın futbol takımlarının antrenman görüntülerinin de yer aldığı film, gerçekte kadınların bu ülkede bu oyuna birçok ülkeden daha çok ilgi gösterdiğini aktarıyor.

2006 Dünya Kupası esnasında Almanya’nın Berlin şehrinde olmayanların farkında olmadığı sokak futbolu turnuvası da su yüzüne çıkıyor filmde. Kenya’dan gelen genç takımın şampiyonluğuyla biten turnuvada, yönetmen Michael Apted dikkatleri iki ülkenin takımına çekiyor: Senegal’den ve Arjantin’den gelen futbol okulu kökenli bu iki takım çok önemli misyonlar üstlenmiş. İkisi de hem futbol hem de temel okul eğitiminin bir arada yapılabilmesini mümkün kılmış. Futbolcu olma hayalleri kuran çocuklara, bu istekleri gerçekleşmediği takdirde, farklı mesleklere yönelebilme imkanları sunuluyor. “Futbolcu olamazsam doktor olurum” diyebiliyor Senegal’li bir öğrenci.

Bu iki okulu birbirinden ayıran özellik ise, Arjantin’dekinin futbol bazlı bir sosyal kalkınma projesini üstlenmesi. Defensores del Chaco adındaki bu vakıf, kazandığı her bir pesoyu, bulunduğu mahalleyi güzelleştirmeye, çocukların eğitimine ve bölge insanını bilinçlendirmeye yönelik işlere harcıyor. Şu ana kadar elde ettiği gelirlerle üç tane okul, yedi tane sağlık evi ve bir tane de hastane yaptıran kurum, yakın gelecekte bir de üniversite kurmayı planlıyor.

Irkçılık hastalığı

Futbolun her zaman başına bela olgulardan biri olan ırkçılığa da değinmeden edememiş Michael Apted. Irkçılığa karşı propagandada başı çeken ülkelerden İngiltere’nin bu konudaki girişimlerinden, ülkedeki Asyalı futbolcu Zesh Rehman’ın bu konudaki öncülüğünden bahsediliyor. Özellikle futbol okullarında, küçük yaşlardan itibaren tüm çocukların bir arada eğitim görmesi, eşit olduklarını daha iyi algılamalarını sağlayabilme yolunda çarpıcı bir örnek olarak sunuluyor.

The Power of the Game, futbol oyununun, bir topun peşinde koşuşturan 22 adamdan ibaret olduğunu sananları ayıltabilecek bir film. Yönetmen Michael Apted’ın başarılı sinematografisi bir yana, sadece seyirciye attığı bu “şamar”la bile klasik olmaya aday.

Futbol topu, yaşadığımız dünyanın içinde farklı bir dünya. Bu küçük dünyanın etrafında toplanan insanların yaşadıkları da, sadece spor değil hayatın kendisine dair şeyler. İranlı bir kadını, ülkesinin hemen tüm erkeklerine karşı durduran, Arjantin’de bölgesel bir sosyal kalkınmayı sağlayan, Afrika’da bir ülkenin ekonomisini iyileştirebilen, herkesin farklı ama herkesin eşit olabileceğini, aynı forma altında mücadele edebiliceğini gösteren ve dört milyar insanın ortak tutkusu olabilen kaç oyun var bildiğiniz?

Read Full Post »


Johan Cruyff’un Ajax’a teknik danışman olma ihtimali futbol dünyasını neden bu kadar heyecanlandırdı? (MedyaKronik)

Futbola getirdiği yenilikler ve kazandırdığı yıldızlarla bir okul kabul edilen Hollanda’nın Ajax futbol kulübü, kendi liginde son şampiyonluğuna üç yıl önce ulaştı. Avrupa Kupası’nı ise son kez 13 yıl önce kaldırmıştı. Yıllar yılı ismi Hollanda futboluyla bir anılan kulüp, bu başarısız dönemi aşabilmek için yeni bir yapılanmaya gitti. 20 Şubat 2008’de, kendi altyapısından yetişen sembol ismi Johan Cruyff’a, tüm takımlardan sorumlu teknik danışman olması teklifiyle geldi.

Onun sahalara dönüşü sadece ülkesinde değil, dünya futbolseverleri için heyecan vericiydi. Birçok futbol yorumcusuna göre, 61 yaşındaki Cruyff’un sadece ismi bile uyuyan devi ayağa kaldırmak için yeterliydi. 1964’te futbola Ajax altyapısında başlayan, tek başına Hollanda futboluna sınıf atlatan, “total futbolcu” Cruyff, teknik direktörlük yaptığı dönemde de Ajax ve Barcelona’yı kupa koleksiyoncusu yapmıştı. Barcelona kulübesinde geçirdiği sekiz yılın ardından, 1996’da emekli oldu ve başka bir kulüp çalıştırmadı.

Cruyff, o tarihte Hollanda’nın De Telegraaf‘ gazetesine “Eğer benden, Ajax’ı eski günlerine döndürmem isteniyorsa bunu yaparım. Ama pek çok insan, bunu yapmak için yürüyeceğim yolu benimsemeyebilir. Zaten bu yüzden kulüp bugüne kadar benimle arasında bir mesafe bırakıyordu” diye yazdı.

Cruyff, emekliliğinin 12. yılında, doğduğu kulüpten gelen teklifi bir şartla kabul edeceğini söyledi. Henüz 16 yaşındayken “Yeni Cruyff” olarak tanıttığı bir başka Hollandalı fenomen Marco Van Basten’ı takımın başına getirmek istiyordu. Haberlere göre, veliahtını ikna etmesi kolay olmadı. 23 Şubat’ta yapılan açıklamayla Van Basten’ın takımı antrenörlüğü için dört yıllık sözleşme imzaladığını duyuruyordu. Bu gelişme, tüm gözleri, bu kez daha büyük bir heyecanla Hollanda’ya çevirdi.


Bu kadar mıydı?

İşler umulduğu gibi gitmedi; tabiri caizse futbolseverlerin heyecanı kursağında kaldı. Cruyff, Şubat ayında kendisine teklif edilen pozisyonu geri çevirdiğini 7 Mart’ta duyurdu. Görevi kabul etmek için ön şart olarak gördüğü Van Basten’la altyapı sisteminin değiştirilmesi konusunda görüş ayrılığı yaşamıştı.

De Telegraaf‘ gazetesine “Bu durum, tamamen profesyonel bir fikir ayrılığıyla ilgili. Kişisel bir sorun yok; fakat altyapıyı daha iyi noktalarda görmek isterim. Bu Ajax’a bağlı bir konu. Dikkatli değerlendirmeler yapılmalı. Bu konuda açık bir plan yaptım. Gelgelelim, bunun üzerinde çalışacak kişiler benim vizyonumu benimsemedi” dedi.
Aynı gazete Van Basten’ın şu sözlerine de yer verdi: “Cruyff’un altyapı için istedikleri, benim için çok sert ve çok hızlı. Şu andaki gidişattan memnunum. İşlerin nasıl yürüdüğünü kendim tecrübe edinmek istiyorum. Daha sonra gerekirse kendi yöntemimle en çabuk şekilde değişiklik yapmak istiyorum.”

Kuşkusuz tüm futbolseverleri, özellikle de Cruyff’u takip eden ve neler yapabileceğini bilen futbolseverleri üzen bir gelişme bu. Daha önce yazdıklarına bakılırsa Cruyff, kendisini çok arzulayan bir yapıda bile -Van Basten örneğinde olduğu gibi – ona bir direncin olacağını öngörüyordu. Dik kafalılığıyla ünlü futbol efsanesi, hayatının her döneminde kulübündeki hemen herkesle çatışmalar yaşamış, yine de genellikle kazanan futbol olmuştu.

Sarı Fare’nin sahalara bile futbol dünyasını neden bu kadar heyecanlandırdığını anlamak için neler yapabildiğine bakmak lazım.

“Sokakta oynuyorsan düşmek zordur, çünkü canın acır”

1947 doğumlu Cruyff’un yeşil sahalara adım atması, annesinin Ajax Kulübü’nün kantininde çalışması sayesinde oldu. 10 yaşındaki çelimsiz çocuk saha dışına çıkan topları topluyor, futbolcuların ayakkabılarını temizliyor, sahanın köşelerine bayrakları yerleştiriyordu. Kendisinden ne istenirse yapan bu hırçın çocuğa, yetersiz fiziği nedeniyle “top oynayamaz” damgası yapıştırılmıştı.

Genç takım çalıştırıcıları, saha kenarında kendini paralayan sıska çocuğun top oynamasına, sadece bir kez izin verdi. Cruyff, yakaladığı bu şansı 25 yıl boyunca kullandı ve karşılığını Hollanda ulusal takımını tarihinde ilk kez dünya kupası finaline taşıyarak ödedi.

İlk sözleşmesini 16 yaşında Ajax’la yaptı. Genç takım çalıştırıcısı, onu iki ayağını da kullanabilen bir oyuncu yapmaya karar verdi. Gerekli fizik antrenmanlarını yavaş ama kararlı bir şekilde yapan Cruyff sonunda iki ayağıyla da şut atabilir bir duruma geldi. A takım formasını bir yıl sonra, 1964’te giydi ve ilk maçında 3-1 yenilen Ajax’ın tek golünü attı. Ertesi gün herkesin dilinde mağlup takımın 17 yaşındaki oyuncusu vardı.

Top tekniği, sürati ve aniden hızlanmasıyla göze batan Cruyff, bu özelliklerini futbolu çocukken sokakta oynamasına bağlıyor: “Sokakta top oynuyorsan, düşmek zordur, çünkü canın acır. Bu yüzden benim gibi ufak tefek oyuncular kalıplı oyunculardan nasıl uzak duracağını öğrenir.” Cruyff, günümüz futbolunda tekniğin, fiziğin önüne çıkmasını da buna bağlıyor.

Takıma katıldığı ilk yıl Ajax şampiyonluğa ulaşamadı. Ama bunu takip eden altı sezon boyunca (1965-1971) lig şampiyonluğunu kaptırmadı. Bu dönemde Ajax dört kez Hollanda Federasyon Kupası’na uzandı. 1971-1973 yıllarında üst üste kazanılan üç Şampiyon Kulüpler Kupası, sadece kulübü değil, Sarı Fare’yi de taçlandırdı. Hollandalı, 1971 ve 1973’te Avrupa’da Yılın Futbolcusu Ödülü’nün sahibiydi.


“Franco gibi bir katilin takımında oynamam”


Ajax formasıyla çıktığı 240 maçta 190 gol atan Cruyff, 1973’te Barcelona’ya transfer oldu. Bu kararında en önemli etken, sivrilmesinde büyük pay sahibi, total futbolun (bir futbolcunun boşalttığı pozisyonunun, bir diğer takım arkadaşı tarafından doldurulması esasına dayanan oyun sistemi) yaratıcısı, vatandaşı Rinus Michels’in Katalan ekibinin teknik patronu olmasıydı. Ama İspanya’daki tercihinin Barcelona olmasının bir nedeni daha vardı. Onu almakta ısrarcı olan Real Madrid’e verdiği “Franco gibi bir katilin takımında oynamam” cevabı, henüz sahaya çıkmayan Cruyff’un Katalonya’daki destanının başlangıcıydı.

Birkaç hafta sonra Cruyff yeni takımıyla Bernabeu’da Real Madrid karşına çıktı. Barcelona, onun bir gol atıp, üç asist yaptığı maçı 5-0 kazandı. Franco’nun takımını açık farkla yenmek, Katalanları kendinden geçirdi ve Cruyff’a, kurtarıcı anlamına gelen, “El Salvador” ismini verdi. El Salvador, bu jeste lig şampiyonluğuyla cevap verdi. Cruyff, 1974’te üçüncü kez Avrupa’da yılın futbolcusu seçildi. Sıra o yaz Batı Almanya’da düzenlenecek Dünya Kupası’na gelmişti.

Unutulmaz final ve iki kaptan

Rinus Michels yönetimindeki Hollanda ulusal takımı, ilk turdan sonra sırasıyla Arjantin, Doğu Almanya ve üç kupalı Brezilya’yı gol yemeden geçip finale uzandı. Hollanda ve Batı Almanya’yı karşı karşıya getiren 1974 Dünya Kupası Finali, spor tarihinde bu iki ülkenin isminden çok, iki takımın kaptanı Johan Cruyff ve Franz Beckenbauer isimleriyle anılır.

Karşılaşmanın henüz ikinci dakikasında Hollanda, Cruyff’un kendi yaptırdığı penaltıyı gole çevirmesiyle öne geçti. Ama İngiliz golcü Gary Lineker’in dediği gibi, top döndü dolaştı ve Almanya maçı 2-1 kazandı. Beckenbauer’in “Cruyff benden daha iyi oyuncuydu ama kupayı ben kazandım” açıklamasına karşılık Hollandalı “Finali kaybetmemiz, bizi kazanandan daha ünlü yaptı” dedi.

Başarının, kazanmaya veya kaybetmeye bağlı olmaması Cruyff’un felsefesinin (ya da kimilerinin isimlendirdiği gibi “Cruyffizm”in) temelini oluşturuyor. Buna göre oyun, beraberinde onu sevmeyi ve eğlenmeyi de getirmeli: “Elbette her hafta kazanarak mutlu olamazsınız. Sezon sonunda sadece bir takım kazanır. O halde diğer takımlar nasıl iyi bir sezon geçirmiş olabilir ki? O zaman seyircinizin iyi vakit geçirmesini sağlamanız gerekir. Benim işimin parçalarından biri de orta sahanın ortasında çılgınca şeyler deneyip seyircilerin, ‘Oh, bu harika!’ demesini sağlamak. Böylece kalabalığı arkanıza alarak, sizi güzel bir oyun için desteklemesini sağlayabilirsiniz.” Futbolcu ve teknik adam Cruyff’un, içinde bulunduğu takımların göze hoş gelen oyununun nedeni bu.

1974’teki turnuvanın yıldızı, 1978’de Arjantin’de oynanan Dünya Kupası’nda ulusal takımının formasını giymeyi, “O ülkede insan hakları ihlal ediliyor, diktatörlük rejimini protesto ediyorum” diyerek reddetti. Aynı yıl Barcelona’dan ayrıldı ve futbola ara verdi. 1979’da, ekonomik nedenlerle ABD’ye gitti. Los Angeles Aztecs ve Washington Diplomats takımlarında oynadı. Suni çimden hazzetmeyen Hollandalı 1980 Kasım’ında, yedi yıl önce ayrıldığı ilk kulübüne teknik danışman olarak döndü.

FC Twente’ye karşı oynanan bir maçta Ajax 3-1 geriye düşünce Cruyff, tribündeki yerinden kalkıp, takımın teknik direktörü Leo Beenhakker’in yanına indi. Onun taktik değişiklikleriyle Ajax maçı 5-3 kazandı. Geldiğinde sekizinci sırada bulduğu takımı, 1981’de, Hollanda Ligi’ni ikinci sırada tamamladı. Cruyyf kısa sürellerle Levante ve AC Milan’da da oynadı ve 1982’de bu kez futbolcu olarak yine Ajax’a geldi.

Helmond Sport’a karşı oynanan ve farklı kazanılan maçta Cruyff futbolun kurallarını herkesten daha iyi bildiğini kanıtlarcasına, penaltı atışında topu sol tarafa pas olarak kullandı. Ne olduğunu anlayamayan rakip oyuncular şaşkınlık içindeyken, sol tarafındaki arkadaşı topu Cruyff’a geri verdi ve kalecinin açıyı kapatmak için boş bıraktığı kaleye topu gönderdi.

35 yaşını geride bırakan Sarı Fare, hızlı futbola ayak uyduramayacağını düşünenleri yanılttı. Ajax, 1982 ve 1983 sezonlarında ikisi lig şampiyonluğu olmak üzere üç kupa daha kazandı. Ama kulübü, “yaşlı” futbolcuyla sözleşmesini yenilemedi. Feyenoord’a giden Cruyff, 1984 sezonunda 33 maçta oynadı ve 11 gol attı. Sezonu iki kupayla bitirme sırası Feyenoord’a gelmişti. Bu kupalarla Ajax’tan intikamını alıp almadığını soran gazetecilere, “Böyle bir şey düşünerek alınan bu iki kupanın Feyenoord’a ihanet olacağını” söyledi. Jübilesini de bu şampiyonlukla yaptı.

“Beklemeye sabrım yok”

Futbolun hırçın karakteri, teknik direktör olarak yeni kariyerine 1986’da başladı. FIFA’nın yeniden düzenlediği, beş yıl süren koçluk lisansı eğitimine gerek duymadı. Bunu daha sonra “Beklemeye sabrım yoktu, eğer bir koçun bilmesi gereken 10 temel şey varsa, ben yedisini biliyordum” sözleriyle açıklıyor. 1986’da Ajax’ın başına geçti. O güne kadar takım çalıştırıcılarına “antrenör” diye isimlendiren kulüpte teknik direktör ünvanı, ilk defa Cruyff için kullanıldı.

Ajax’ta kaldığı kısa sürede Dennis Bergkamp, Frank Rijkaard ve Marco Van Basten gibi isimleri dünya futboluna sundu. Gençlerden oluşturduğu kadroyla iki Hollanda Kupası kazandı. Bu süre içinde lig şampiyonu olamayan Ajax’ın en büyük bahanesi Van Basten’in bileğindeki sakatlıktı. Ama inatçı teknik adam için bu durum, futbolcunun pes etmemesi ve oynamaya devam etmesiyle aşılabilirdi. Sonuç alamadığını düşünen teknik direktör en sonunda Van Basten’e sert çıktı: “Sakatlığın için sana bir sürü özgürlük tanıyorum ama karşılığında bana Avrupa ve Hollanda Kupasını getirmelisin. Ve eğer o kupaları getiremezsen seni bitiririm! Emin ol, seni yok ederim!” Ajax, 1986’da Atina’da oynanan, o zamanki ismiyle Kupa Galipleri Kupası Finali’nde Lokomotiv Leipzig’i Van Basten’in golüyle aştı. Ve Van Basten kupayı Cruyff’a götürdü.
1988’de, tıpkı futbolculuk kariyerinde olduğu gibi Ajax’tan Barcelona’ya geçti. Sekiz sezon yönettiği Barcelona’da, futbolcu olduğu dönemde yarım bıraktığı bir işi tamamlar gibi, üst üste dört sene lig şampiyonluğu, birer kez de Kral Kupası, Kupa Galipleri Kupası, Şampiyonlar Ligi Kupası ve UEFA Süper Kupası’nı kazandı.

Futbol ve sigara
Futbolculuk ve teknik direktörlük kariyerinde ağzından hiç düşürmediği sigarası yüzünden 1991’de by-pass ameliyatı geçirdi. “Hayatımın en önemli iki unsuru futbol ve sigaraydı. Biri tüm hayatımı oluştururken diğeri neredeyse onu alıyordu” diyen Cruyff, ameliyattan sonra sahaya ağzında lolipopla çıktı ve sigara karşıtı reklamlarda oynadı.

Barcelona’daki son iki sezonunda kupa kazanamadı. Kulübün yeni başkanı Josep Lluís Núñez ile anlaşamadı ve ayrıldı. 1996’dan sonra takım yönetmedi, ama gerek Hollanda futbolunun, gerek Ajax ve Barselona’nın saha dışındaki gözü oldu. Barcelona’nın, Hollanda ekolünü hâlâ devam ettirmesini başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki?
Yıllar sonra doğduğu kulüpte karşımıza çıkan Johan Cruyff, geldiği gibi aniden ayrılarak, futbol dünyasına kendi ismiyle anılan “Cruyff Dönüşü” çalımlarından birini attı. Onun zekasına futbol arenasında tekrar tanık olmak isteyen milyonlarca sporseverin hevesi şimdilik kursağında kaldı. Umarız Sarı Fare aynı çalımı geri dönmek için de atar.


Read Full Post »


Her zaman başkasını rakip görürüz kendimize , kendimizle rakip olduğumuzu düşünmek hep saçma gelir. Her zaman bakarız ki başkası ne yapmış, ne yapmamış sonra onu karşılaştırırız kendimizle. Kendimize rakip gördüğümüzü geçtiysek dururuz orada ‘tamam ben oldum’ deriz yayarız kendimizi, sonra bırakırız çalışmayı. ‘En iyisi benim’ kompleksi de bitirir yok eder. Bir de başkalarını karşılaştırırz , kimin daha iyi veya daha tecrübeli olduğunu anlamak, anlatmak, kanıtlamak için… Ama aynı olmayanlar karşılaştırılır mı hiç?!

Hiç şüphe yok ki Türkiye liglerinde oynamış , gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olarak akla  gelen ilk isim Hagi’dir. Aslında Taffarel de denilebilir. Çünkü,Hagi’de olmayan Dünya Kupası’na sahiptir kendisi, ama kaleci olmasından dolayı adı pek anılmaz. Belki Hagi gibi eksikliğini hissettirmediğinden de olabilir. Hagi gitti gideli , Galatasaray bir Hagi kompleksine girdi. O gittikten sonra oyun kurucu olarak gelen her oyuncu onunla kıyaslandı. Aslında gerçekten iyi futbolculardı ama Hagi’yi görmüş kişileri tatmin edecek kalitede değillerdi. Hagi öyle unutulmaz bir futbolcuydu ki, yedek kalmaktan sıkılıp ayrıldığı Barcelona takımının taraftarları , onu ve gollerini unutamamış, 1994’te Celta Vigo’ya attığı golü Barcelona tarihinde atılan en güzel goller listesinde zirveye çıkarmış.

Hagi gitti , ondan sonra onun gibisi gerçekten gelmedi. Onun yetiştirdiği , onun gibi olanını da elimizden kaçırdık. Peki ya Hagi’den önce ‘Onun gibisi gelmez ‘ dediklerimiz olmadı mı? Oldu elbette. Hagi’den önce, gollerini ancak belgeselleşmiş Galatasaray filmlerinden izleyebildiğim Cevad Prekazi vardı. Hagi gibi miydi? Hayır. Daha mı kötüydü? Hayır. Aynı oyun tarzına da sahip değildiler. Ama yaşattıkları ile Galatasaray tarihinde kendilerine fazlasıyla yer edindiler. Prekazi’den önce de vardı 10‘un gibisi olmayan. Filmlerde oynadı, gollerine plaklar dolduruldu , ağları deldi , Palermo’da efsaneleşti. Ama Metin Oktay gibisi gelmedi.

Çok tartışmamız bile, onun iyi bir futbolcu olduğunu gösteren Alex için de dediklerim geçerli. Onun gibisi de gelmeyecek Fenerbahçe’ye ama istatistik olarak… “İki buçuk sezonda 57 gol, 69 asist… Bu rakamlar Anadolu Ajansı tarafından tutulmuş Alex de Souza istatistikleri…” Kaba bir hesapla 85 maçta 126 gole yataklık etmiş Alex. Bu kadar gol Fenerbahçe’ye kupa olarak sadece 2 lig şampiyonluğu getirmiş.

Alex’in takımına getirdikleri, transfer edilme amacından çok uzakta. Çünkü avrupada elle tutulur bir başarı getirmemiş. En yakın maçlarına bakalım Fenerbahçe’nin UEFA’da oynadığı. AZ Alkmaar’a iki maçta toplam 5 gol atılmış. Bir tanesini Alex atmış. Alex’in attığı golün pasını veren ve sadece Türk olduğu için , Alex’in gölgesinde kalan Tümer Metin 3, kanımca artık avrupada oynaması gereken Tuncay 1 gol atmış. Defansı Newcastle Utd. ve W.Bremen tarafından 8 gol ile darmadağın edilmiş takıma karşı, hiç bir varlık gösterememiş Alex. Ama bakıyoruz, B36 Torshavn Randers Freja, “eksik” Palermo karşısında sahada döktürmüş. Bu takımları Alex olmadan da rahatça yenebilirsin. Zaten elinde 2002 yılının ümit milli takımının bütün yıldızları var. Yarısı 2003 Konfederasyon Kupası 3.lüğü madalyalı.

Küçük maçlarda ortaya çıkıp yaptığı “futbol makyajıyla” , transfer edilme amacının göz ardı edilmesini sağlayıp, bütün Fenerbehçe taraftarlarının, Türkiye Ligi egosunu okşuyor. Gözü boyanmış, egosu okşanmış ve artık tek amacı Galatasary’ı yenmek olmuş Fenerbahçe taraftarları, yaratılan bu pembe körlükte “Bizim Alex’imiz var” diyerek çıktıkları avrupa maceralarından hüsranla dönüyorlar. Her sene aynı romantik trajikomediyi izlemekten de sıkılmıyorlar…

Karşılaştırarak hakaret edildiğini düşündüğüm Hagi için büyük, küçük ayrımı hiç olmadı. Vanspor’a da Monaco’ya da ortasahadan gol attı. Hemde ’94 Dünya Kupası’nda attığı golün aynısıydı Monaco’ya attığı… ’88 yılında Galatasaray’ını finalden etti, Milan maçında Hasan’ın kafasına topu da çarptırdı, hem Rapid Wien’i hem de Ercan Taner’in sesini darmadağın edip, Grasshoopers maçında attığıyla , attırdığıyla Türk Futbol Edebiyatı’na “Hacı Arif” olarak geçirildi Ümit Aktan tarafından.

Biraz da kariyerlerine göz atalım bu ikilinin. Kısa ve özünden başlayalım. Alex de Souza kendi ülkesinin istikrarsız takımlarında “istatistik” yapmış. Parma’da tutunamamış, ülkesine dönüp sonra Fenerbahçe’ye “makyör”lüğe gelmiş. İkinci sınıf Brezilyalıların oynadığı Copa America kupası ve Toulon Turnuvası dışında pek de kayda değer olmayan başarılarına Fenerbahçe’de pek de “beklenmeyen” iki lig şampiyonluğu daha eklemiş.

Hagi neler yapmış? 23 yaşında Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde oynamış. Kendi ülkesi ve Galatasaray dışında , ikişer sene Real Madrid, Brescia , Barcelona ‘da top koşturmuş.  2’şer Dünya Kupası ve Avrupa Kupası görmüş. Biraz gariptir ki, kariyerinde kaldırdığı 15 kupaya kendi ülkesi ve Galatasaray’da ter döktüğü yıllarda kavuşabilmiş.

Oyun tarzları sadece “oyun kurmak” konusunda birleşen bu iki oyuncunun kariyerleri, her hangi bir maçta takımlarına kattıkları, Dünya futbolunda bilinilirlikleri, takımlarında bıraktığı izler göz önüne alındığında, aralarındaki dağlar kadar farkı görmemek, futbolu bilmemekle eş değerdir.

Aralarında bu kadar fark olan iki futbolcuyu aynı kefeye koyup tartışmak  hem Hagi’ye hem de Alex’e haksızlıktır, hakarettir. İkisi de farklı futbol terbiyesi almış, farklı futbol kültürlerinde olgunlaşmış iki futbolcudur. Her geleni gideniyle karşılaştırmaya kalkarsak , gelene haksızlık etmiş oluruz. Çünkü ne giden ne de gelen aynı kişilerdir. Geleni giden yapmaya çalışmak kadar , gideni gelenle bağdaşdırmak boş çabalardan öteye gitmez. Bırakın giden gitmeden yaşattıkları ile , gelen de yaşattıkları veya yaşatamadıkları ile kalsın…

Read Full Post »