Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Barış Özbek’


mustafasarp1Bülent Korkmaz takımın başına geldiğinden bu yana hemen Galatasaray’a oyuncu transfer edilmeye başlandı. İlk isim de Mustafa Sarp’tı! Duyar duymaz kaçtım bu haberlerden. Nefret ettim bu haberleri yazanlardan… Doğruluk yanı yoksa bile Mustafa Sarp’ı Galatasaray’a layık gören düşünceden korktum! Bugün sporx’te çıkan doğan haber ajansının yaptığı haberden sonra benim canım çok sıkıldı! Mustafa Sarp’ın Galatasaray’a geleceği yönünde çıkan bu haber üstüne üstük bir de akşam LİG TV’den gelen cep mesajıyla kısmen onandı diyebilirim. Çünkü oradan gelen bir çok mesaj doğru çıktı. Mesajda yöneticilerimizin Mustafa Sarp’la görüştüğü ve gelecek yıl için çok büyük oranda anlaşıldığı yazıyordu. Canım bir kez daha sıkıldı.

Mustafa Sarp’ı neden bu kadar çok istemiyorum. (daha&helliip;)

Reklamlar

Read Full Post »


Haftasonu oynanan Sıvas-Galatasaray maçının ne yazık ki sadece ilk yarısını izleyebildim. 45 dakika boyunca oyunu hep rakip yarı alanda oynadık. Ofsayt diye durdurulan Baros’un direkten dönen topu dışında ciddi bir pozisyon hatırlayamıyorum şu an ama sanırım bir iki tane daha tehlikemiz vardı. Bir de Barış’ın sağdan içeri girip iki çalım attıktan sonra yaratmaya teşebbüs ettiği değişik bir pozisyon daha vardı. Teşebbüs dedim çünkü iki kişiyi geçtikten sonra attığı pas, attığı çalımlara yakışmadı gerçekten. Devre biterken Ümit Karan’ın atılıp atılmadığını anlayamadım bile. O sırada dışarı çıkmak için hazırlanıyordum. Televizyon açıktı, gittim geldim, odamda dolandım bir baktım ileride pres yapan tek adam Baros hemen arkasında en yakın adam Arda. Pazubandı da Ayhan’da! Ne oldu ne bitti anlayamadım. Lig Tv de pozisyonu ne zaman, kaç kere tekrarladı hiç göremedim bile. Zaten Lig Tv’nin yayıncılıkta yarattığı katliamın haddi hesabı yok. Ayrı bir ileti konusu-serisi bile olur bu konu.

sivas-gs-kart-hakem1Maç bitmeden Ümit Karan’ın yediği kırmızı kart hakkında ilk düşüncem şu oldu. “Ulan be adam! Yönetim sen kuralları öğren diye tesislerde sana ders veriyor. Kuralları anlattırıyor. Senin yaptığına bak! Üstelik şampiyonluğu etkileyecek bir maçta yönetimin bunca önlemine karşın böyle bir hatayı nasıl yapar!? Son iki aydır forma giyemediği için küskün olan ancak en önemli maçta Lincoln’ü kesip takıma girmişsin. Kaptanlık pazubandı da sende! Bu kadar adam sana bu kadar güvenirken sen bu hatayı nasıl yaparsın!” Yaptı işte! Oldu…

Sonra baktım, pozisyonu bir kaç kere tekrar izledim. Olay benim izlenimime göre şu: Ümit Karan omuz omuza mücadele veriyor Sıvaslı’yla. Taç çizgisine doğru giderken Ümit kayıp düşüyor. Kalkarken şöyle hakeme bir bakıp, ona bir şeyler söylüyor. Kalkıyor ve kara,yağmura, ıslak zemine isyanından etrafındaki karlara tekme atıyor. Bunlar hakeme bakmadan gerçekleşiyor. Sonra hakeme bakıp bir şeyler söylüyor. Ağzından okuduğum kadarıyla da “Çok ayıp” diyor sonra sahaya girerken. İlk kısmında söylediği sözleri ağzını tam göremediğim için okuyamadım bilemiyorum ama; yan hakeme koşup, üzerine yürüyüp el kol sallamıyor. Neye göre kırmızı kart verildi ben anlamadım.

Eğer sadece çok ayıp lafına kırmızı kart çıktıysa “çok ayıp”! Hakemlerimizin bu yüzden yurtdışında fazla maç yönetemediğini düşünüyorum. Her hafta izliyoruz ya. Rooney ne küfürler, ne Fuck Off!’lar çekiyor Howard Webb’e. Ne el kol sallıyor. Ama uzun zamandır ben bu sebepten kırmızı kart yediğini görmedim. Hiçbir zaman psikoloji kitabı okumadım. İlgi alanıma sokamadım, giremedi belki de. Ama futbolcu psikolojisinden anlarım. Haksızlığa uğradığını düşündüğü andan sonra 5-7 saniye içinde gösterdiği tepki bilinçdışıdır. Neyi, neden yaptığını bilemez o an. Ve itiraz eder, küfreder, isyan eder, topa tekme atar, yere vurur, tepinir, bağırır çağırır… Ama bu hareketler hakemin verdiği bir karar sebebiyle yapılsa dahi direk olarak hakeme-kişiye yapılan bir isyan değildir. Oradaki isyan “genel”dir. Topa, zemine, hakeme, yağan yağmura, formasını kirleten çamuradır. Hakemler bunları göz önüne alarak kartlarını çıkarmalı… Burada iki tarafın da yaptığı “çok ayıp”.

Not: Ümit Karan, en son bizim muhitte oturuyordu. Hala öyle mi bilmiyorum ama gördüğüm ilk yerde bizzat soracağım.

Read Full Post »


Benim izleyemediğim senelerden beri Erhan Önal’la başlayan gurbetçi geleneğine sahip Galatasaray. Devamında Uğur Tütüneker, Erdal Keser gibi başarılı futbolcularla devam eden bu gelenekte en başarıl futbolcu Ümit Davala. Mehmet Yozgatlı’yı da es geçmeyelim. Çoğu zaman yedek oturmuş olsa da UEFA’yı kaldıran kadroda o da var. Fenerbahçe dönemlerinde de başarılı sezonlar geçirdi.

Ümit Davala Almanya, Mannheim doğumlu olup futbola da bu semtin takımında başlayıp bir süre bu düzeydeki kulüplerde gezindikten sonra Afyonspor transferiyle Türkiye’ye adım attı. 1994-1995 sezonunda İstanbulspor’da, ertesi sezon da Diyarbakırspor’da top tepen futbolcuyu Fatih Terim o dönemin Emre Aşık’ı, Vedat İnceefe ile Ümit Davala’yı takıma ve Türk Futboluna kazandırdı.
Galatasaray’daki ilk sezonunda ne kadar başarılıydı, ne kadar maç oynadı hangi maç mükemmel bir performans sergiledi hatırlamıyorum. Ama sonraki sezonlarda ne kadar başarılı maçlar çıkardığını tabi ki hatırlıyorum. Hele ki UEFA Kupası’na giden yolda ilk adımın atıldığı Milan maçında sakince kullandığı penaltıyı unutmak mümkün değil.
Galatasaray’daki dönemine ilk olarak sağ açık olarak başlayan Davala, her dönem “bek” sıkıntısı yaşayan futbolumuzda sağ bekte oynamak zorunda kaldı. Zaten en başarılı olduğu dönemler de bundan sonra başladı. Zaman zaman da orta sahada verilen görevi hakkıyla yerine getirip UEFA Finali’nde de Emre’nin yokluğunda bu mevkide çok da başarılı bir şekilde oynadı hatta o maçta da attığı sakinliğiyle çok rahat bir penaltı atıp Milan maçında ilk adımını attığı kupa yolunun son adımlarından birini attı. Hatta bir dönem de hatırlıyorum ki hazırlık döneminde Hakan Şükür’e partner sıkıntısı yaşayan GS’ye ilaç olmaya da çalışmıştır. Çok da başarılı olamadığını söyleyebiliriz ki zaten defansif orta saha rolüne geri dönmüştür.
Geçen sezon başında takımın başına Kalli gelmeden de tranfer edilmesi gündeme gelen iki gurbetçiden biri Barış Özbek. Doğum yeri Ümit Davala gibi Almanya. Futbola da o yaşadığı semtin takımı olduğunu düşündüğüm Blau-Gelb Schwerin‘de başlamış. Tesadüfe bak ki ilk giydiği forma sarı lacivert. İlk geldiği sezon hazırlık maçlarında gösterdiği performansla takıma girip sağ kanatta Hasan Şaş’ı kesti. Hasan sakatlanmış olması da kendini göstermesini kolaylaştırdı. Orta sahada sakat,cezalı futbolcu olduğunda da orta sahada görev aldı. Hırslı oyunu, top kapma becerisi, uzaktan sert şutlarıyla sıkışan maçlarda attığı gollerle takımın önemli bir parçası haline geldi. Ve o da Davala gibi defansif özellikleriyle öne çıkan bir oyuncu olduğu için malum Leverkusen maçında mecburen sağ bek oynadı. Son Denizli maçında da Sabri’nin sakatlanmasının ardından yine sağ bekte görev aldı ve golünü de attı. Bükreş’teki maça da sağ bekte başlama ihtimali en yüksek oyuncu.
Benzerliklere bakılırsa geçen sezon oluşturulmaya başlanan kadronun, yeni Davala’sı Barış Özbek. Hatta soğukkanlı yapısıyla, yavaş olmasıyla, iyi orta yapamamsıyla da Hakan Balta’da yeni Ergün Penbe olarak görülebilir. Eğer Galatasaray Hagi’den boşalan 10 numarayı doldurma stresine girmeyip yeni Davalalar, yeni Ergünler bulmaya, yaratmaya çalışırsa çok daha başarılı olacaktır.

Read Full Post »


(insidefutbol)

1. Servet Cetin (Galatasaray) The important part of a team is the duo in the middle of the defence. After the Song – Tomas partnership fell apart Galatasaray bought Servet as cover. When he signed everyone thought that he could not cover the place of Stjepan Tomas because it is a hard thing to return from an Anatolian team to one of the big Istanbul clubs. But at Sivasspor, where Servet played before Galatasaray, he improved himself and with this performance , he returned to the national team too. The 27 year-old played 33 games in the league, 11 games for the national team and 10 games in Europe. Servet was surely one of the most consistent players in the Super Lig.

2. Roberto Carlos (Fenerbahce) Roberto Carlos needs no introduction and nobody in Turkey really thought that he would transfer to Fenerbahçe. Carlos could well have remained in Madrid, but he wished to fulfil a childhood dream and play for a team coached by his idol Zico. Despite being 35 years old, Roberto Carlos often changed games just by his presence. His experience was also a big factor in helping Fenerbahce to get so far in the Champions League.

3. Gökhan Gönül (Fenerbahçe) Gökhan Gönül is a product of the famous Gençlerbirliği youth factory. Fenerbahce are a team who like to transfer young players and develop them into household names, Gökhan Gönül is going to be one of them. When Gençlerbirliği OFTAŞ gained promotion to the Super Lig, Gönül was a huge part of this. At first he couldn’t get a game for Fenerbahce, but Zico gave him a chance in one match, and he never gave his jersey back. He played 24 times in the Turkcell Super Lig and 10 in Europe. With his growing performances, big clubs like Milan,Tottenham and Real Madrid have shown an interest in him and he has also graduated to the national team.

4. Mile Sterjovski (Gençlerbirliği OFTAŞ) The Australian international who joined Gençlerbirliği Oftaş from Basel of Switzerland, was a surprising signing, and one that really went unnoticed by a lot of people. He played 14 games for the team, scored 3 goals and made 4 assists. Sterjovski arrived in Turkey on a free transfer and in the mid-season break he was sold to Derby County for €400,000 – a glorious transfer for the Anatolian Team.

5. Rodrigo Tello (Beşiktaş)
Beşiktaş fans expected another big name to go alongside Ricardinho and Matias Delgado. This Chilean player hasn’t got a big name like them but he produced better and more consistently good performances than either of them. With his pace, banana crosses and free-kick shots, he became a favourite of the Beşiktaş fans. The fact that he cost the club nothing makes him an even better signing. He played 37 games for his team, scored 6 goals and made 11 assists. His goal against Marseille from a free-kick was unforgettable, a firm contender for strike of the season.

6. Barış Ozbek (Galatasaray) (also) This player was snapped up from Rot-Weiss Essen, from the third tier of German football. With Karl-Heinz Feldkamp’s advice he came to the Galatasaray. In friendly games before the season Ozbek showed that he had great potential. His big advantage was “Kalli” (Feldkamp), who is never afraid to give chances to young players. It wasn’t long before the Galatasaray fans believed in him just as much as “Kalli” and his hard shots from long range, pinpoint crosses and defensive abilities made him an important first team player. He played 38 games for Galatasaray, scored 2 goals but made 7 assists, and that must go down as a good season for such a young player and new signing, too.

7. Shabani Nonda (Galatasaray)
When he signed for Monaco from Stade Rennes earlier in his career, Monaco paid €20M for him, but Galatasaray paid just €1.3M to sign him from Roma. In the first game he started against Konyaspor, Nonda announced his arrival with a double salvo. Also he showed his first class style in European competition and he scored 3 goals in 6 games. He was also the only Galatasaray player, along with Arda Turan, to score a hat-trick in the Super Lig. With this hat-trick he scored 11 goals and his last goal made Galatasaray champions, seeing off rivals Fenerbahçe.

8. Filip Holsko (Beşiktaş)
This skilful striker was discovered by former national team and Trabzonspor coach Ersun Yanal and joined him at Vestel Manisaspor in  2006. He showed solid performances for that team and in January of 2008 Beşiktaş signed him for €5 million. Holsko proved his worth by scoring 7 goals and providing 6 assists in just half a season at Beşiktaş. In total he scored 13 goals and made 11 assists. He was the player who we can say affected Beşiktaş’s finishing position in the league the most, especially with his 2 late goals in the Sivasspor game.

9. Antoino De Nigris (Ankaraspor) In my opinion the most exciting player in the Turkish Super Lig. The Mexican international signed for Gaziantepspor in 2006. In the middle of last season he was bought by Ankaraspor in their bid to avoid relegation. De Nigris was a key player in changing the performances of Ankaraspor. He assisted in a Fenerbahce game and they got one point. Then he scored against Genclerbirligi twice, and in the two last games, before the last game of the season, he made one assist and scored one goal and Ankaraspor won both games by a single goal.

10. Razundara Tjikuzu (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) A player of great experience from the Bundesliga. With his performances last season he got everyone’s attention. Before his move to Istanbul he played for another Turkish side, Rizespor, and for them he did not excel. Abdullah Avci’s arrival at İstanbul Büyükşehir Belediyespor made him an important first team player. He played 30 games in the Super Lig and made two assists. It is a really good statistic for a midfielder but what was most important was his defensive effectiveness.

Read Full Post »


Since Özhan Canaydın became the chairman of Turkish giants Galatasaray, he developed a habit of quickly blaming his coaches for any failure and fired them immediately.  This habit has continued to this day and veteran 73 year-old German coach Karl Heinz Feldkamp is the latest victim. (insidefutbol)

Even before Feldkamp officially signed with Galatasaray the Turkish football media began to criticise him because of his age and made repeated insinuations about his health. When he was the manager of Beşiktaş, the German left the team in the middle of the season because of heart problems. How could Galatasaray trust the old man’s health enough to hire him as their manager? That was the first criticisim the coach had to deal with. He had, unbelievably, also worked for just for 1 ½  seasons in the last 17 years, it was understandable the media also asked questions about whether he had lost his ability to coach a team.

So, from the very first moment he took his place in the dugout Feldkamp’s reign was beset by criticism. In his first game as manager Galatasaray won 4-0 at their Ali Sami Yen stadium. With this outstanding result the team brimmed with confidence and proceeded to go unbeaten until they met rivals Fenerbahce.

In the first period of the season Galatasaray lost just one game, and sat proudly on top of the Super Lig table. Everything looked fine when you looked at the statistics from the league, but in the UEFA Cup the team was going badly. Galatasaray is a team,which is accustomed to being the most successful Turkish team in Europe and the results gained in the early stages against weak teams did not satisfy the president, his administiration, or the fans.

With the winter break the transfer window opened and Feldkamp felt there was a desperate need for a defensive midfielder to be bought after the injury of Swedish national team captain Tobias Linderoth, in addition to an experienced goalkeeper. Defender Emre Güngör and midfielder Ahmed Barusso were the only players that arrived and this was despite the coach insisting at least four more should join the squad.

Without enough players arriving Feldkamp tried all of the remaining options available to him in many different positions. Despite this he couldn’t manage to find a formula to make the side stronger. For instance, as everybody knows Servet Çetin is a player who is strong and ambitious, but not technical. Due to the lack of an incoming defensive midfielder Servet was tried in this position, despite not being suited to it as he is a defender. Feldkamp also changed the positions of other players many times. He tried stiker Hasan Şaş, midfielders Ahmed Barusso and Barış Özbek as a right backs, forward Shabani Nonda as a playmaker and even Emre Güngör as a defensive midfielder, as he searched for new options. One time he made Serkan Çalık, a young talented forward, play as a sweeper for the last few minutes of a Turkish Cup Game against Fenerbahçe. All of this experimentation would be acceptable only in friendly games and in pre-season, not in the middle of a campaign to win the title.

After moving players from their natural and preferred positions it was understandable that many were not just upset, but even angry. When Adnan Polat had won the presidential elections in March (he was previously the vice-president and played a key role in bringing Feldkamp to Galatasaray) he arranged a one to one meeting with the players. What he heard was predictable. The players were unhappy they had been forced to play in unfamiliar positions. They felt it was unfair they should be criticised when they played poorly in a totally new position. The squad even went as far as saying Feldkamp was not managing the team well, and only without him could they be champions.

After this meeting Adnan Polat and Feldkamp held talks. In the conversation between them, Adnan Polat gave Kalli some advice about how to manage the team, but “Kalli” (Feldkamp’s nickname in Turkey) is not a coach that takes kindly to being told how to do his job. For him it was a sign the players had lost all confidence in him and after this meeting Feldkamp announced he was resigning. Feldkamp’s assistant left, too.

It is clear to me that Feldkamp was forced out, because Adnan Polat knew that by speaking directly to the players and then advising such a proud manager as Feldkamp how to do his job, he would react in only one way: to resign.

The situation is even stranger when the man who has just become president of Galatasaray, a man who trusts Feldkamp and was key to his appointment in the first place, forces him to leave the club almost as soon as he sits in the president’s chair. Adnan Polat had also said he wanted Feldkamp to take the position of Football Advisor to the Board when he finally stopped coaching.

All this shows that the new president doesn’t really have a plan for the future. This was further confirmed by the fact that so many managers, each with differing ideas on how to play the game, were contacted about taking over. For now the Turkish press believe that Dutchman Louis van Gaal may be next in line for the job.

The players contributed directly to the removal of Karl Heinz Feldkamp, and that is not a healthy sign for any club. However, the one positive is that now the players have no excuses left and those who did not enjoy life under Feldkamp can take pleasure in their football without him. Perhaps the relief felt by some after Feldkamp’s departure could provide the motivation to win both the Turkish Cup and, importantly, Super Lig. But if they could do this, the position, the effect of a manager will surely have to be questioned. Because if any team can be successful like this, why do they need a manager?

Read Full Post »


Galatasaray futbol takımı başarılı olursa, yöneticilerin başarısızlığını değil, teknik direktörlük kurumunun gerekliliğini tartışmaya başlayacağız. (MedyaKronik)

(Gökhan Tan-MedyaKronik) – Galatasaray Futbol Takımı Özhan Canaydın’ın başkanlığından beri, takımın yaşadığı bütün başarısızlıkların sorumlusu olarak gördüğü ve sezon sonu kellesini aldığı teknik direktör listesine Karl Heinz Feldkamp’ı da ekledi. Feldkamp’ın ayrılışı zamansızdı ama pek çok kişi için sürpriz olmadı. Teknik adam, çalıştığı süre boyunca sadece basın tarafından değil, kulüp içinde de sürekli eleştirildi.

Eleştirilere tek başına göğüs geren, elbette “Kalli”yi getirmek için bir “one man show” sergileyen Adnan Polat’tı. Polat 22 Mart 2008’deki seçimini kazandı ve kendi sözleriyle “düşlerini süsleyen başkanlık rüyasını” gerçek kıldı. Ve bu rüyanın ilk icraatı, tek başına kefil olduğu teknik direktörünün kulüpten kopmasını sağlamak oldu.

“Kalli” Feldkamp, kağıt üzerinde istifa etmiş görünüyor. Ama işine karıştırmayan, karışıldığı anda da tepki vereceği çok açık olan teknik adama “Artık ön libero deneme, Nonda’ya şans ver, futbolcularla iyi geçin” gibi uyarılarda bulunulması zaten istifasının istenmesi anlamına geliyordu.

Bu süreçte kaçınılmaz katkısı bulunan spor basını da yeterince sorgulamadı Feldkamp’ın gidişini. Öyle ya, adam ikide bir hasta olup, takımı yalnız bırakıyor, bir maçta orta sahada oynattığı adamı, diğer maçta “stoper” yapıyor, vazgeçilmezleri kadro dışı bırakıyor, özetle koskoca takımı “tek patronmuş gibi” yönetiyordu!

Takımın tek patronu. Feldkamp’ın futbol şubesindeki konumu aslında tam da buydu. Bu onun, yıllar önce Fatih Terim örneğinde olduğu gibi, kendini kabul ettirmek için mücadele ederek kazandığı bir ayrıcalık değildi. Aksine, durum tam da tersiydi. Polat bir taraftan Feldkamp’ı göreve getirmek için kendi yönetimiyle mücadele ederken, diğer taraftan da Feldkamp’ı bu göreve ikna etmek için didindi. Adnan Polat bir önceki yönetimi temsil ediyorsa -ki Feldkamp göreve geldiğine göre bunu sorgulamak artık yersiz-, “Kalli”nin takımın tek patronu olması kulübün kararıydı.

Kulüp, Feldkamp’ın gelişini “geleceğe yatırım” olarak duyurdu. Teknik adama önerilen şey, futbol şubesinin danışmanlığıydı. Sadece futbolcuları değil, şubede bulunan tüm takımların organizasyonunu ve teknik direktörlerini de o belirleyecekti. 74 yaşındaki “Kalli”nin, istememesine rağmen yönetimin “ricasıyla” eşofmanlarını giyip A takımının başına geçmesi de “geleceğe yönelik” bu planın ilk adımıydı.

Gelinen nokta, Türk futbolunun “henüz”, bu kadar ileriye bakmaya hazır olmadığını, hatta niyeti bile olmadığını gösteriyor. İsmi ve başarılarıyla, uzun vadeli plan yapmaya belki de en yakın kulübümüzün bile karnesi sınıf geçmeye yeterli değil. Kafamız, düşünce yapımız, temelimiz buna uygun değil.

Feldkamp’ın ayrılmasının Galatasaray açısından yarattığı en hazin tablo, kulübün “yeni” yönetiminin, gündeminde herhangi bir plan olmadığını ortaya koyması. Daha bir ay öncesinde rotasını, Karl Heinz Feldkamp’ın fikirlerine göre çizeceğini açıklayan yönetim, piyasadaki birçok teknik direktöre teklif götürmeye başladı. “İyi bir isim olsun da, kulübün büyüklüğünü anlaşılsın” görünümündeler. Bu isimlerin oyun anlayışlarının çok farklı olması, bu “yeni” döneme dair bir strateji geliştirilmediğini gösteriyor.

Galatasaray, Süper Lig şampiyonluğunu kovalarken ve Türkiye Kupası’nın en güçlü adayıyken, Feldkamp’ı hatırlamamız mümkün değil. Onu, Galatasaray şampiyon olunca hatırlayacağız: “Bak, teknik direktörsüz takım daha başarılı” diyeceğiz. Ya da “takım teknik direktörsüz şampiyon oldu, düzgün birini başa getirirlerse daha neler yaparız” diyeceğiz.

Kimse, dokuz ay önce söylediğini, başkan olur olmaz çiğneyen Adnan Polat’ı hatırlamayacak. Evinde emekliliğini kutlayan futbol adamını, kulübüne rağmen, bin bir ricayla takımın başına getiren o günkü ikinci, bugünkü asil başkanın “başarısızlığını” göremeyecek.

Hadi o kadar abartamayalım. Elbette birileri çıkıp, onun hakkını verecek:

“Vay be, adam işi biliyormuş!”

Feldkamp “yeniçeriler”e karşı

(Volkan Ağır-MedyaKronik) – Karl Heinz Feldkamp’ın, hakkındaki onca olumsuz eleştiriye rağmen takıma kattıkları kaybettirdiklerinden kat be kat fazla. Tıpkı Galatasaray’ın başında olduğu 1992-1993 sezonunda olduğu gibi Türk futbolunun çehresini değiştirme potansiyeli çok yüksek oyuncular topluluğu bıraktı ardında. Ve tıpkı o sezon kazandığı şampiyonluğu tekrarlamak ister gibi bir görüntü çizdi.

16 yıl önce Bülent Korkmaz, Mert Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Arif Erdem, Suat Kaya, Hakan Şükür, Okan Buruk gibi isimlere güvendiği gibi, şampiyonluğu gençlerle almak istediğini göstermek istedi. Uğur Uçar, Orkun Uşak, Barış Özbek, Serkan Çalık, Mehmet Güven ve Mehmet Topal sürekli forma şansı bulan yeni isimler oldu.

Her zaman Avrupa kupalarında başarılı olmayı daha çok önemsemiş bir kulüp olan Galatasaray’ı UEFA Kupası maçlarında alınan sonuçlar hiç bir zaman tatmin etmedi. İlk maçtan, son maça kadar futbol şansıyla yürüdü takım Avrupa’da. Gruptan bir üst tura çıkma şekli bir hayli mucizevi ve bir o kadar da acınası olan -Austria Wien maçının son düdüğünden sonra Bordeux maçının sonucunu öğrenen oyuncuların sahada “sevinçten” nasıl koşuştuğunu görmeliydiniz- takımın bu durumu çokça eleştirildi.

Leverkusen karşısında alınan 5-1’lik mağlubiyetle UEFA Kupası’ndan elenmeyi hiç mi hazedemeyen yönetimde kimsenin Kalli’ye güveni kalmadı. Sadece Özhan Canaydın, Adnan Polat ve Adnan Sezgin kaldı. Bu elenmenin şokunu atamayan takım da üst üste aldığı süpriz mağlubiyetlerle şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi. Ama oyuncular ve Kalli de maç boyunca maçı değişterek hiç bir harekete kalkışmadı. Günümüz futbolunda mağlup durumda olan takımların maçı çevirmek için forvet sayısının değil, orta sahadaki oyuncuların sayısının fazla olmasının gerektiğini gözleyememiş olacak ki Kasımpaşa maçında sahada beş forvet vardı takımda. Orta sahada onlara top atacak adam yokken o beş forvet ne yapabilir ki? Kalli bu konuda bence gerçekten geride kalmış.

Kalli, Fortis Türkiye Kupası’nda Fenerbahçe ile Ali Sami Yen’de oynanan maçın kazanılmış olmasına rağmen yine aynı hataları yapmaya devam etti. Hatta bu sefer abartarak, son dakikalarda oyuna giren Serkan Çalık son 10 dakika defansta son adamdı. Bol kartlı geçen ve şans golüyle kazanılan maçın yorumu ise Adnan Polat’tan geldi. “Saçmasapan bir maçtı.”

Sene boyunca oyuncuların yerini sürekli değiştirdi Feldkamp. Hazırlık maçlarında ve menejerlik oyunlarında yapılmasına tahammül edilebilir mevki değişikliklerini lig maçlarında yapması ve verim alamamasına rağmen bu konuda ısrar etmiş olması Galatasaray’daki herkesi çileden çıkardı. Emre Güngör’ü ön liberoda, Hasan Şaş’ı sağbekte, Ismael Bouzid’i ön liberoda, Nonda’yı orta sahada, Barış Özbek’i sağbekte deneyen Kalli, oyuncuları da futboldan o kadar küstürmüş ve sabırlarını o kadar taşırmış olacak ki, takım içindeki huzursuzluklar medyaya oyuncular tarafından verilen demeçlerle yansıdı.

Mart ayındaki seçimleri kazanıp başkan olan Adnan Polat, 4 Nisan 2008 akşamında oyuncularla tek tek görüşüp, “Bazı arkadaşlar hiç alışık olmadıkları yerde oynatılıyor ve taraftarların önüne atılıyor. Bizi hep yanlış oynattı. Kalli olmazsa şampiyon oluruz. Yoksa sonumuz kötü” cevabını alması ve kendi getirdiği Kalli’yi göndermesi, bir nevi yeniçeri ayaklanması olarak Galatasaray’ın tarihine geçecek bir olay haline geldi.

Galatasaray’ın içine düştüğü bu oyuncuya dayalı düzen kısa zamanda farklı sonuçlara yol açabilir. Bundan önceki Gerets’li dönemde kazanılan şampiyonlukta, parasızlıkla boğuşan ve tamamen duygularıyla oynayan oyuncular bu sezon iki kupaya da bu şekilde ulaşabilir. Ancak asıl soru şu ki, eğer bu iki kupa da bu şekilde kazanılırsa, gelecek sezon takımın başına geçecek teknik direktör karşısında teknik direktörsüz de şampiyon olabilen bir takım varken istediklerini nasıl yaptıracak? Yönetim ise iki kupa da kazanıldıktan sonra oyunculara karşı nasıl bir tavır alacak? Çünkü böyle bir durum gerçekleşirse oyuncuların herhangi bir yönetimsel sıkıntı da, yöneticiler üzerinde fazlasıyla baskı ve istediklerini yaptırabilme gücü olacaktır.

103 senelik bir kulübün oyuncuya dayalı düzene gelme potansiyelinin zirve yapmış olması, kulübün tarihiyle, prensipleriyle, gelenekleriyle çelişen bir görüntü çiziyor. Duygusal bir topluluk olduğumuz için kısa vadede başarılara ulaşmak için bir çözüm olabilir bu düzen. Ancak yönetimin uzun vadede bu düzeni nasıl şekillendirip, dönüştüreceği merak konusu.

Read Full Post »