Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Posts Tagged ‘Adnan Polat’


FBL-WC2010-TURKEY-TERIM

“Ucuz Kahraman” başlıklı yazımın bağlantısını facebook’tan paylaşmamın ardından yazımı okuyup yorumlarını iletenler oldu. Arkadaşlarımdan biri kendisine vurulan kişinin Galatasaray Kaptanı olduğunu unutmamam gerektiğini iletirken Cristian’ın Arda’ya vurmasından sonra Arda’nın gidip Brezilylı futbolcuya vurmasını beklediğini söyledi. Arda’nın da böyle bir bekenti hissedip Cristian’a yöneldiğini düşününce ürktüm! (daha&helliip;)

Read Full Post »


polatSabah’ın ilk ışıkları değil belki ama öğrenci bir kişi olarak saat 9.30’da işte olmak sabahın ilk saatleri demektir. Kalkıp geldik işe. Gazetleri okudum bir bir. Sonra sıra ajans takibine geldi. Klasik rutinler bunlar. Ntvspor’da başlayan Fuat Akdağ ve Mehmet Demirkol’un 11.30-12.30 arasında yaptığı “gülmenin yasak olduğu” Spor Servisi programı da artık bir rutin olarak yerini aldığından onu da açtık izliyoruz. Fuat Akdağ arada bir laf etti ki şaştım gerçekten. Adnan Polat’a yeni uygulamasından dolayı teşekkürlerini sunuyordu. Sezon başı ve ortası kamplarda çok klişe bir durum olan taraftar-basın-baklava-futbolcu ilişkisi tersine dönmüştü. Bu sefer ilişkinin sıralaması Galatasaray Yönetimi-baklava-basın olarak yer değiştirmişti. Öğle saatlerine doğru İmam Çağdaş imzalı baklavalar bizim servise de ulaşmıştı. Yemeğin üzerine gelen baklavalar ilaç gibi gelmişti. Adnan Polat’ın yaptığı bu uygulamayı nefis “tatlı” buldum. İnanılmaz bir hareket. Kulübü herkesten büyük görüp, ego şişirmektense, birliktelik ve hiyerarşiyi ortadan kaldıran bir mesaj veriyordu. Belki de transferlerin hiçbirini tutturamayan basın mensuplarına “siz bizim transferleri konuşmayın. buyrun tatlımızdan alın üstüne de soğuk bir su için.” demeye getirmek istedi. Bilemeyiz. =) Darısı Aziz Yıldırım ve Yıldırım Demirören başta olmak üzere diğer kulüp başkanlarımızın başına…

Read Full Post »


owen7.thumbnail2Bugün açıklandı Manchester United’da gelecek sezon kimin hangi formayı giyeceği. En çok merak edilen konu da elbetteki 7 numaranın sahibinin kim olacağıydı. Herkes Cristiano Ronaldo’nun forması diye bahseder olmuş o ‘sihirli’ numaradan. Eski numaralandırma sistmine göre klasik bir sağ açık numarasını, sanki Portekizli oyuncu efsane haline getirmiş gibi konuşuyorlar. Görüldüğü gibi o 7 numaranın hastası değil, 9 numaraya sattı hemen ‘efsane’ numarayı. Gerçi o da biraz Raul etkisi ancak farketmez 77 giyebilirdi =). Zaten Manchester United’a ilk geldiğinde de 7 numara aklında yoktu. Zira Manchester’a ilk geldiğinde 28 numarayı istemiş amaFerguson ona 28 numarayı değil de, ”Manchester’da 7 numarayı efsaneler giyer” diyip 7 numarayı vermişti. (Bknz. Kanatları olmadan uçabilen tek canlı) Sir, bu sefer aynı davranışı (daha&helliip;)

Read Full Post »


servetcetinDün ilk aceto‘dan okudum. Servet’in Marsilya’ya gitmesi için iki kulüp küçük pürüzler dışında oyuncunun bonservisi konusunda anlaşmıştı. Yani yönetimden Servet’in gidişi konusunda onay çıkmıştı. Polat söylediği bir sözün daha arkasında duramıyordu. Ancak yönetimin “iyi bir teklif geldiği takdirde çok ısrar etmeyiz” düşüncesi de herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu yüzden “ulan yine sözünü tutamadın be Polat. Ne biçim başkansın!” gibi lafların anlamı. Devre arasında Meira’nın gidişi ne kadar takımın geleceği için kötü sonuçlar doğurduysa da maddi açıdan en isabetli transferdi. Meira’yı bir daha 1,5 milyo Euro farkla satmak şansı doğmayabilirdi. Meira gitmeseydi de kazanmak için mücadele ettiğimiz tüm kupaların bizim olacağı garanti miydi hem…

İşte Servet de tam da bu yüzden gitmeli. An itibariyle resmi sayfadan henüz bir açıklama yok… (daha&helliip;)

Read Full Post »


adnan_polat“Biz bu sene UEFA kupası ve lig şampiyonluğu için yola çıktık. Ciddi hatalarımız oldu. Futbol şubesini, yöneticisinden teknik heyetine, futbolcusuna kadar yeniden oturup değerlendiremeye tabi tutacağız. Galatasaray menfaatleri için ne gerekirse yapacağız. Bundan emin olabilirsiniz.”

Hataları kabullenmek önemli bir erdem. Onlardan ders çıkarmak ve hataları tekrarlamamak gerek. Galatasaray’ın menfaati bahanesiyle 4 sene ne gerekirse yaptınız. Bir 4 sene daha aynı şeyleri yapacaksanız alın ceketinizi gidin. Galatasaray’ın menfaatleri için…

Read Full Post »


mustafasarp1Bülent Korkmaz takımın başına geldiğinden bu yana hemen Galatasaray’a oyuncu transfer edilmeye başlandı. İlk isim de Mustafa Sarp’tı! Duyar duymaz kaçtım bu haberlerden. Nefret ettim bu haberleri yazanlardan… Doğruluk yanı yoksa bile Mustafa Sarp’ı Galatasaray’a layık gören düşünceden korktum! Bugün sporx’te çıkan doğan haber ajansının yaptığı haberden sonra benim canım çok sıkıldı! Mustafa Sarp’ın Galatasaray’a geleceği yönünde çıkan bu haber üstüne üstük bir de akşam LİG TV’den gelen cep mesajıyla kısmen onandı diyebilirim. Çünkü oradan gelen bir çok mesaj doğru çıktı. Mesajda yöneticilerimizin Mustafa Sarp’la görüştüğü ve gelecek yıl için çok büyük oranda anlaşıldığı yazıyordu. Canım bir kez daha sıkıldı.

Mustafa Sarp’ı neden bu kadar çok istemiyorum. (daha&helliip;)

Read Full Post »


Sonunda hep beraber Skibbe’yi gönderdik. Ardından da sağolsun güzel türkçemizin kıvraklığı sayesinde en azından michael_skibbe2_754962arkadaş arasında geyiğin dibine vurduk. En canlı örneği olarak Kocaelispor maçından sonra eve “Ben böyle işi Skibbe!” diyerek girdim. Eh tabi o zaman daha kovulmamıştı. Ancak tam da o saatlerde radikal kararlar alınıyordu hakkında. Eve girdiğimdeki sitemim Skibbe gitsin amaçlı değildi. Yenilgiyeydi, Adnan Polat’ın yine bir teknik direktörü  kovacağınaydı. Kovuldu ve değer verip dinlediğim yorumcular, “aman gitti de ne iyi oldu” gibi cümlelerle “biz demiştik zaten”e getirdiler. Kendilerini geleceği gören bir yorumcu olarak gösterip, doğru tahminde-yorumda bulunduğunun altını çizip prim yapmak mıydı niyetleri bilemedim-anlam veremedim. Fakat hakkında bir kaç kelime tuşlamaya vakit bulamadığım Bordeaux ve Kocaeli maçları hakkında, hatta Kayseri ve Antalya maçlarında da kuracağım bir kaç “dilek-şart kipinde” cümleyle, oh gitti de kurtulduk düşüncesindekileri Skibbe’nin gidişi hakkında biraz beyin fırtınası davet ediyorum. Yapacaklarım sadece Şeytan’ın avukatlığıdır. Dedim ya -se,-sa cümleleri olacak bunlar…

Skibbe’nin gönderilişinin sebebi olarak ocak’tan itibaren alınan kötü sonuçlar gösterildi. Ocak’ta oynadığımız maçlara bakalım. Oynadığımız futbolun iyiliğine kötülüğüne bakamayacağım ama çok rezildik diyebileceğim maçımız bir tek Antalyaspor maçı idi. Hayatımda daha sıkıldığım bir maç olmamıştı. Diğer maçlarda ise eksiklere karşın hep üst düzey mücadele ve tümünde de kılpayı kaçan galibiyetler mevcut.

Bakınız ki, sezonun ikinci yarısına Sivasspor’la deplasmanda oynadığımız ilk maçta Ümit Karan’ın nasıl bir kırmızı kartla oyundan atıldığını gördük. Hala mantıklı bir açıklaması yok. Defansta Servet, Meira,Emre Güngör sakatlığı veya kart cezası sebebiyle oynayamadı. Hakan Balta stoperde mecburcuydu. Evet gollerde hata yapmış olabilir ve denilebilir ki o zaman Semih Kaya, Murat Akça gibi genç stoperlere şans verseydi… Diyelim ki o iki genç oyuncu sahaya sürülseydi ve o oyuncular hata yapsalardı – Stoper pozisyonunda oynuyorlar diye hiç hata yapmayacaklar diye bir şey yok. -ve bu hataları da golle sonuçlansaydı “bu önemli maçta neden 18 yaşındaki çocukları lincoln_kartoynatıyorsun ” diye eleştirilecekti. Eleştirilmeyecek miydi? Bu maçta sakat veya cezalı olduğu için oynayamayan Servet, Meira, Emre Güngör takımda olsaydı..

Kupada oynanan Sivas maçlarında da eksiktik. Ancak deplasmandaki ikinci maçta öne geçmedik mi? Geçtik. Yediğimiz golü kim çıkarabilirdi ki? De Sanctis de yiyebilirdi o golü. Tertemiz bir gol yedik. Maçı da eksiklere karşın berabere bitirip penaltılara götürmüştük. Turu penaltılarla geçebilirdik. Petkovic günündeydi. Bizimkiler gününde değildi… Sonuçta elendik iyi oynayarak. Eksiklere karşın. Ama Sıvas’ı eleyebilirdik. Ya eleseydik!?

Bir fiyasko bir kırmızı kartın çıktığı maç da Kayseri maçıydı. Dünyada örneği yok. 2 metre uzaktaki Lincoln ayağını uzatıyor sadece ve top çarpıp taca çıkıyor. Ya çarpmasaydı Selçuk Dereli yine kart gösterebilecek miydi? O maçta çok iyi başlamışken ve Lincoln de oldukça iyi bir oyun sergilerken maçtan ucubik bir kartla oyun dışı kalmasaydı o maçta puan kaybedilir miydi??

Antalyaspor maçında kötü oynadğımızı itiraf ediyorum. Etmeliyiz de ancak o maçta da Baros’un direkten dönen topu, verilmeyen bir penaltı ve yine kırmızı kart gördüğü için takımda olmayan Lincoln’süz oynamıştık. O maçta o pozisyonlar gol olsa, Lincoln takımda olsa o maçta o kötü rezil felaket oyuna karşın en azından maçı kaybetmezdik.. Ve kaybetmeseydik o Antalya maçını?

Sonrasında ise sadece kadro ve maç öncesi yorum yapabildiğim Bordeaux maçı oynandı. Sahaya 3-5-2 de dense 3-4-3 çıktık. Oldukça tehlikeli, riskli, maceracı bir taktikti. İlk yarıda sağ tarafta çok açıklar vermiştik nitekim de oradan gelişen atak sonrası Wendel’in attığı şut az kalsın gol oluyordu. Fakat maç boyunca çok iyi defans yaptığımızı, abartılan Gourcuff’u sahadan silmiş olduğumuz gerçeğini kim inkar edebilir? Maçın başında Kewell o golü atsa, ikinci yarıda kontraataklarla yakaladığımız pozisyonları gole çevirebilisek…

barosKocaeli maçında Skibbe’ye dibine kadar eleştirebiliriz. Çünkü 3-5-1-1 bu maçta tutmadı. Tutar gibi yaptı. Öne bile geçtik. Hatta Topal golü bulunca ben çok sevindim. Fakat De Sanctis’in bireysel bir hatası geldi ki o da evlere şenlikti. Tutabileceği topu saçma sapan bir yere yumrukladı o da gitti Taner’in ayağına oturdu. Nefis de bir gol oldu. İkinci gol üçlü defansta daha önce beraber oynamamış üç stoperin pozisyon alma hatasından kaynaklandı. Birbirlerine çok yakın durunca ceza yayının hemen önünden arkalarına atılan bir pasla oyundan düştüler. Hacıoğlu da kaval kemiğiyle bir gol attı. Yediğimiz diğer goller hep müdahale eksikliğinden kaynaklandı. Durum 3-2 iken kaçırdığımız bir penaltı var ki.. işte ya o gol olsaydı ardından dört gelmez miydi? Rakiplerin puan kaybetmişken “kötü oynarken de kazanmasını bildik” diyerek Skibbe’yi hafiften köşeye çekip, “Bordeaux maçında olmasın bunlar adam ol, takımı adam gibi oynat” denecekti. Baros’un kaçırdığı penaltı gol olsa Skibbe Sami Yen’deki Bordeaux maçında takımın başında olmayacak mıydı?

Skibbe değil miydi, Benfica, Berlin, Olympiakos zaferlerini kazandıran takımına?? O maçlarda müthiş oynamıyor muydu Galatasaray? O maçlar bugüne ne kadar uzak ki? Kaç adam bu gerçeği göz önüne alabiliyor Skibbe’nin ardından. Bir İbrahim Altınsay, bir de Uğur Vardan‘ı okudum bugün Radikal’de… Bir onlar bu açıdan yazmış. Bu açıdan bakmış olaya. Bir bu yazılar var benim gördüğüm. Sizin gördüğünüz, duyduğunuz başka var mı?

Skibbe gitti, sonuçların bir anda değişmesi beklenecek. Bülent futbolculuğunda da güçlü karakterli biriydi. skibbe_ankaragucumaciPrensipliydi. Bu özelliği özel hayatında da böyle. Teknik adamlığında da prensiplerinden vazgeçmemişti Bülent. Öyle olmaya da devam edecek… Yine öyle olacak, başkanla takışacak vs. Benim Bülent hakkındaki tek endişem ya sonuçlar ters giderse… Polat onu gönderirse… Bülent’e yazık olmayacak mı?..

Danke Schön Herr Skibbe. Takımdan ayrılırken gösterdiğin açık sözlülük, efendilikten dolayı. Senin gibilere ihtiyaç var…  10 yıl sonra bir daha görüşmek üzere… Ölmez sağ kalır-sa-k

Read Full Post »


suleymansebaop6Zaman zaman haber-yorum şeklinde yazdığım habervesaire haber portalı, Beşiktaş’ın Fulya Projesi hakkında çok şahane bir haber hazırlamış. Fulya’daki tesisleri açan kişinin değil de tesislere ismini veren kişinin daha önemli olduğunun farkında olduğunu gördüğüm tek haber buydu konu hakkında. Zaten tesislerin açılışına giden Cumhuriyet gazetesindeki Beşiktaş muhabiri arkadaşım, bine yakın kişinin ve hatta Abdullah Gül’ün katıldığı açılışta tuvatlerin hala inşaatına devam ettiğini, suların akmadığını söylemesi, projeyi bitiren yönetimin ne kadar önemsiz olduğunu da gösteriyor bence…

Habervesaire ise kısa bir giriş metni ile hazırladığı görüntülü haberde Seba’yı eleştiren gazeteciler, Beşiktaş’ın yönetiminde, tribününde, Seba’yla aynı takımda, Seba’nın başkanlığını yaptığı takımda bulunan önemli Beşiktaşlılarla konuşmuşlar. Kısa bir belgesel hazırlamışlar yani “heykeli dikilen adam” hakkında. Belgeselin en sonunda ise Metin Tekin konuşuyor. Ulusal Takımlar bünyesinde ikinci adam konumunda olan Tekin’in söyledikleri gerçekten ilginç ve bir o kadar da samimi: Hani Süleyman Seba’yı tek bir cümleyle anlat derseniz, başkan çok iyi rakı içerdi. Ben ondan daha iyi içtiğimi sanıyordum ama başkan benden çok daha sağlam çıktı… Hani geçenlerde Adnan Polat moral yemeği verdiğinde karşısında oturan Kewell’a şarap içiyor diye eleştiri getirenler vardı ya, onlara da bir cevap olur..

Read Full Post »


Başlık bile tek başına her şeyi anlatıyor aslında. Aynı anda çok da önemli mesajlar barındırıyor. Bir futbolcu sahada 90 dakika mücadele ettikten sonra bu cümleyi sarfediyorsa döneminin sonlarına geldiğini anlamış olabilir mi?

Zeytinburnuspor’dan transfer edildiğinde ufacık çocuğa bu kadar para verilir mi diye kızmışlar Adnan Polat’a. Altyapı eğitimini aldığı Galatasaray forması altında 16 yaşında Borussia Dortmund maçında sahaya adımını attı. Daha o yaşlarda bir şeyler olacağı belliydi. 11 kez U-15, 37 kez de U-16 formasını giymiş olması bile bu yorumu yapmaya yeter. Ama o zamanlar çok daha büyük futbolcu olması gereken Emre Belözoğlu şimdilerin “tahammül edilen oyuncusu.

Galatasaray’da oynarken takımın “ufaklığı” Leeds maçında Kewell’dan sonra kırmızı kart görerek oyun dışı kalmıştı. Böylelikle final’de oynama şansını kaybettikten sonra kariyerine finale çıkan bir takımın oyuncusu olmayı ekleyebildi. Sonraki sezonda da şampiyonlar liginde çeyrek final oynadı. Buraya kadar her şey güzelken, sevenlerini bir kenara atıp bedelsiz olarak Inter’e gitti. Kariyer olarak çok iyi bir adım attı elbette. Ancak taraftar bu adamı vezir de eder rezil de… Galatasaraylılar yine de ona destek vermeye devam etti. Ne de olsa Avrupa’da bir “Galatasaraylı” vardı.

Bir sezonda minimum 50 maça çıkan takımda “il Turco” 4 sezon boyunca 78 maç oynayabilmiş. 200 maçın 79’unda oynamak bir şey olarak görülebilir ama Pele tarafından en iyi 100 futbolcu arasında gösterilen bir futbolcunun performansı tatmin edici olabilir mi? En mükemmel oynadığı 7.12.2002’deki Lazio maçı dışında akıllarda kalan bir performansı yok. Takımını beraberliğe taşıyan inanılmaz iki golünü unutmak mümkün değil tabi ki… Ancak 2004’te başlayıp peşini bırakmayan sakatlıklar sonrası kariyerinde ister istemez düşüşe geçti. Premier Lig İtalya Ligi’ne göre iyi konumda olsa takımlar karşılaştırılınca yeni takımı Newcastle daha düşük seviyede bir takımdı.

Yine sezonda aşağı yukarı 45 maç yapan bir takımda 3 sezonda 58 maç yapabildi. Yine fazla tatminkar olmaya bir performans sergilerken iyi oynadığı bir kaç maç dışında çok bir şey yapamadı. ‘Inter’de yıldızlara tercih edilip forma şansı bulamadı Newcastle’ı alır götürür…’ denilirken sakatlıklarla boğuşmak zorunda kaldı. Bu süreçte bir de Joey Barton gibi TFF 2. Lig’de bile oynayamayacak bir oyuncuya tercih edilir oldu.

Bu sene, muhtemelen evlilik sebebiyle, Avrupa’ya açılırken kalbini kırdığı taraftarların kalbini ikinci kez kırarak ülkeye geri dönüş yaptı. Kariyerinde bir geri adım daha atan Emre, ayrıca büyük bir taraftar kitlesini de kaybetti. Kaybettiği taraftar kitlesinin Milli Takım maçlarında ilk hatasında tepki göstermesi de bu yüzden. Onun açısından bakarsak, teklif edilen paraya hayır demek kolay değil.  Zaten son 7-8 senesini yaşadığı kariyerinde sürekli sakatlanan bir oyuncu olarak bu parayı da başka yerde vermezler.

2002 Dünya Kupası’nın ardından avrupanın aranan oyunculardan olan Emre, 2008 Avrupa Şampiyona’sı sırasında ise sahada “aranan” oyuncu oldu. Tek maça çıkıp sakatlandıktan sonra yedek kulübesinin demirbaşı oldu.  2010 Dünya Kupası yolunda da Ermenistan maçında “tahammül edilen” futbolcu. Bence tahmmül edilen oyuncu statüsüne 17-19 yaşları arasında ilk defa A takıma çıkan futbolcular girer.

Fatih Terim ise “90 dakika sahada tutarak oyuncumuza güven aşılamak istedik” diyor. Milli Takım’ın kaptanı ve en kariyerli futbolcusu özgüvenini kaybetmişse, burada hem o takım için hem de o futbolcu için çok büyük bir problem var demektir. Böyle kariyere sahip bir futbolcunun sahada güvensiz olmasının sebebini kendisi bulup, kendine artık çeki düzen vermeli. “Bana tahammül etti” diyerek bazı şeylerin farkına vardığı kesin. Ancak hala 16 yaşında Borussia Dortmund maçına çıkan güven kazanması için tahmmül edilmesi gereken biri olmadığını da unutmamalı. Çabucak toparlanmalı, çünkü devir artık Nuri Şahin’in, Mehmet Topal’ın, Selçuk İnan’ın, Uğur İnceman’ın devri… Eğer bu sene de bir şeyler yapamazsa bu kadar çok alternatif var iken onun için kapılar kapanabilir…

Read Full Post »


Galatasaray futbol takımı başarılı olursa, yöneticilerin başarısızlığını değil, teknik direktörlük kurumunun gerekliliğini tartışmaya başlayacağız. (MedyaKronik)

(Gökhan Tan-MedyaKronik) – Galatasaray Futbol Takımı Özhan Canaydın’ın başkanlığından beri, takımın yaşadığı bütün başarısızlıkların sorumlusu olarak gördüğü ve sezon sonu kellesini aldığı teknik direktör listesine Karl Heinz Feldkamp’ı da ekledi. Feldkamp’ın ayrılışı zamansızdı ama pek çok kişi için sürpriz olmadı. Teknik adam, çalıştığı süre boyunca sadece basın tarafından değil, kulüp içinde de sürekli eleştirildi.

Eleştirilere tek başına göğüs geren, elbette “Kalli”yi getirmek için bir “one man show” sergileyen Adnan Polat’tı. Polat 22 Mart 2008’deki seçimini kazandı ve kendi sözleriyle “düşlerini süsleyen başkanlık rüyasını” gerçek kıldı. Ve bu rüyanın ilk icraatı, tek başına kefil olduğu teknik direktörünün kulüpten kopmasını sağlamak oldu.

“Kalli” Feldkamp, kağıt üzerinde istifa etmiş görünüyor. Ama işine karıştırmayan, karışıldığı anda da tepki vereceği çok açık olan teknik adama “Artık ön libero deneme, Nonda’ya şans ver, futbolcularla iyi geçin” gibi uyarılarda bulunulması zaten istifasının istenmesi anlamına geliyordu.

Bu süreçte kaçınılmaz katkısı bulunan spor basını da yeterince sorgulamadı Feldkamp’ın gidişini. Öyle ya, adam ikide bir hasta olup, takımı yalnız bırakıyor, bir maçta orta sahada oynattığı adamı, diğer maçta “stoper” yapıyor, vazgeçilmezleri kadro dışı bırakıyor, özetle koskoca takımı “tek patronmuş gibi” yönetiyordu!

Takımın tek patronu. Feldkamp’ın futbol şubesindeki konumu aslında tam da buydu. Bu onun, yıllar önce Fatih Terim örneğinde olduğu gibi, kendini kabul ettirmek için mücadele ederek kazandığı bir ayrıcalık değildi. Aksine, durum tam da tersiydi. Polat bir taraftan Feldkamp’ı göreve getirmek için kendi yönetimiyle mücadele ederken, diğer taraftan da Feldkamp’ı bu göreve ikna etmek için didindi. Adnan Polat bir önceki yönetimi temsil ediyorsa -ki Feldkamp göreve geldiğine göre bunu sorgulamak artık yersiz-, “Kalli”nin takımın tek patronu olması kulübün kararıydı.

Kulüp, Feldkamp’ın gelişini “geleceğe yatırım” olarak duyurdu. Teknik adama önerilen şey, futbol şubesinin danışmanlığıydı. Sadece futbolcuları değil, şubede bulunan tüm takımların organizasyonunu ve teknik direktörlerini de o belirleyecekti. 74 yaşındaki “Kalli”nin, istememesine rağmen yönetimin “ricasıyla” eşofmanlarını giyip A takımının başına geçmesi de “geleceğe yönelik” bu planın ilk adımıydı.

Gelinen nokta, Türk futbolunun “henüz”, bu kadar ileriye bakmaya hazır olmadığını, hatta niyeti bile olmadığını gösteriyor. İsmi ve başarılarıyla, uzun vadeli plan yapmaya belki de en yakın kulübümüzün bile karnesi sınıf geçmeye yeterli değil. Kafamız, düşünce yapımız, temelimiz buna uygun değil.

Feldkamp’ın ayrılmasının Galatasaray açısından yarattığı en hazin tablo, kulübün “yeni” yönetiminin, gündeminde herhangi bir plan olmadığını ortaya koyması. Daha bir ay öncesinde rotasını, Karl Heinz Feldkamp’ın fikirlerine göre çizeceğini açıklayan yönetim, piyasadaki birçok teknik direktöre teklif götürmeye başladı. “İyi bir isim olsun da, kulübün büyüklüğünü anlaşılsın” görünümündeler. Bu isimlerin oyun anlayışlarının çok farklı olması, bu “yeni” döneme dair bir strateji geliştirilmediğini gösteriyor.

Galatasaray, Süper Lig şampiyonluğunu kovalarken ve Türkiye Kupası’nın en güçlü adayıyken, Feldkamp’ı hatırlamamız mümkün değil. Onu, Galatasaray şampiyon olunca hatırlayacağız: “Bak, teknik direktörsüz takım daha başarılı” diyeceğiz. Ya da “takım teknik direktörsüz şampiyon oldu, düzgün birini başa getirirlerse daha neler yaparız” diyeceğiz.

Kimse, dokuz ay önce söylediğini, başkan olur olmaz çiğneyen Adnan Polat’ı hatırlamayacak. Evinde emekliliğini kutlayan futbol adamını, kulübüne rağmen, bin bir ricayla takımın başına getiren o günkü ikinci, bugünkü asil başkanın “başarısızlığını” göremeyecek.

Hadi o kadar abartamayalım. Elbette birileri çıkıp, onun hakkını verecek:

“Vay be, adam işi biliyormuş!”

Feldkamp “yeniçeriler”e karşı

(Volkan Ağır-MedyaKronik) – Karl Heinz Feldkamp’ın, hakkındaki onca olumsuz eleştiriye rağmen takıma kattıkları kaybettirdiklerinden kat be kat fazla. Tıpkı Galatasaray’ın başında olduğu 1992-1993 sezonunda olduğu gibi Türk futbolunun çehresini değiştirme potansiyeli çok yüksek oyuncular topluluğu bıraktı ardında. Ve tıpkı o sezon kazandığı şampiyonluğu tekrarlamak ister gibi bir görüntü çizdi.

16 yıl önce Bülent Korkmaz, Mert Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Arif Erdem, Suat Kaya, Hakan Şükür, Okan Buruk gibi isimlere güvendiği gibi, şampiyonluğu gençlerle almak istediğini göstermek istedi. Uğur Uçar, Orkun Uşak, Barış Özbek, Serkan Çalık, Mehmet Güven ve Mehmet Topal sürekli forma şansı bulan yeni isimler oldu.

Her zaman Avrupa kupalarında başarılı olmayı daha çok önemsemiş bir kulüp olan Galatasaray’ı UEFA Kupası maçlarında alınan sonuçlar hiç bir zaman tatmin etmedi. İlk maçtan, son maça kadar futbol şansıyla yürüdü takım Avrupa’da. Gruptan bir üst tura çıkma şekli bir hayli mucizevi ve bir o kadar da acınası olan -Austria Wien maçının son düdüğünden sonra Bordeux maçının sonucunu öğrenen oyuncuların sahada “sevinçten” nasıl koşuştuğunu görmeliydiniz- takımın bu durumu çokça eleştirildi.

Leverkusen karşısında alınan 5-1’lik mağlubiyetle UEFA Kupası’ndan elenmeyi hiç mi hazedemeyen yönetimde kimsenin Kalli’ye güveni kalmadı. Sadece Özhan Canaydın, Adnan Polat ve Adnan Sezgin kaldı. Bu elenmenin şokunu atamayan takım da üst üste aldığı süpriz mağlubiyetlerle şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi. Ama oyuncular ve Kalli de maç boyunca maçı değişterek hiç bir harekete kalkışmadı. Günümüz futbolunda mağlup durumda olan takımların maçı çevirmek için forvet sayısının değil, orta sahadaki oyuncuların sayısının fazla olmasının gerektiğini gözleyememiş olacak ki Kasımpaşa maçında sahada beş forvet vardı takımda. Orta sahada onlara top atacak adam yokken o beş forvet ne yapabilir ki? Kalli bu konuda bence gerçekten geride kalmış.

Kalli, Fortis Türkiye Kupası’nda Fenerbahçe ile Ali Sami Yen’de oynanan maçın kazanılmış olmasına rağmen yine aynı hataları yapmaya devam etti. Hatta bu sefer abartarak, son dakikalarda oyuna giren Serkan Çalık son 10 dakika defansta son adamdı. Bol kartlı geçen ve şans golüyle kazanılan maçın yorumu ise Adnan Polat’tan geldi. “Saçmasapan bir maçtı.”

Sene boyunca oyuncuların yerini sürekli değiştirdi Feldkamp. Hazırlık maçlarında ve menejerlik oyunlarında yapılmasına tahammül edilebilir mevki değişikliklerini lig maçlarında yapması ve verim alamamasına rağmen bu konuda ısrar etmiş olması Galatasaray’daki herkesi çileden çıkardı. Emre Güngör’ü ön liberoda, Hasan Şaş’ı sağbekte, Ismael Bouzid’i ön liberoda, Nonda’yı orta sahada, Barış Özbek’i sağbekte deneyen Kalli, oyuncuları da futboldan o kadar küstürmüş ve sabırlarını o kadar taşırmış olacak ki, takım içindeki huzursuzluklar medyaya oyuncular tarafından verilen demeçlerle yansıdı.

Mart ayındaki seçimleri kazanıp başkan olan Adnan Polat, 4 Nisan 2008 akşamında oyuncularla tek tek görüşüp, “Bazı arkadaşlar hiç alışık olmadıkları yerde oynatılıyor ve taraftarların önüne atılıyor. Bizi hep yanlış oynattı. Kalli olmazsa şampiyon oluruz. Yoksa sonumuz kötü” cevabını alması ve kendi getirdiği Kalli’yi göndermesi, bir nevi yeniçeri ayaklanması olarak Galatasaray’ın tarihine geçecek bir olay haline geldi.

Galatasaray’ın içine düştüğü bu oyuncuya dayalı düzen kısa zamanda farklı sonuçlara yol açabilir. Bundan önceki Gerets’li dönemde kazanılan şampiyonlukta, parasızlıkla boğuşan ve tamamen duygularıyla oynayan oyuncular bu sezon iki kupaya da bu şekilde ulaşabilir. Ancak asıl soru şu ki, eğer bu iki kupa da bu şekilde kazanılırsa, gelecek sezon takımın başına geçecek teknik direktör karşısında teknik direktörsüz de şampiyon olabilen bir takım varken istediklerini nasıl yaptıracak? Yönetim ise iki kupa da kazanıldıktan sonra oyunculara karşı nasıl bir tavır alacak? Çünkü böyle bir durum gerçekleşirse oyuncuların herhangi bir yönetimsel sıkıntı da, yöneticiler üzerinde fazlasıyla baskı ve istediklerini yaptırabilme gücü olacaktır.

103 senelik bir kulübün oyuncuya dayalı düzene gelme potansiyelinin zirve yapmış olması, kulübün tarihiyle, prensipleriyle, gelenekleriyle çelişen bir görüntü çiziyor. Duygusal bir topluluk olduğumuz için kısa vadede başarılara ulaşmak için bir çözüm olabilir bu düzen. Ancak yönetimin uzun vadede bu düzeni nasıl şekillendirip, dönüştüreceği merak konusu.

Read Full Post »


Kupa maçında 15 sarı, dört kırmızı kart gösteren FIFA kokartlı Hakem Cüneyt Çakır bir daha derbi yönetebilecek mi? (Medyakronik)

Birçok maçta (ama en çok derbilerde) olduğu gibi, geçen hafta Galatasaray-Fenerbahçe arasında oynanan Fortis Türkiye Kupası çeyrek final karşılaşmasında da, futboldan çok maçın hakemi Cüneyt Çakır’ın yönetimi konuşuldu. Karşılaşmayı izleyenlerin çoğu hakemin, taraflı olmasa bile tartışmaya açık kararlar verdiğini düşünüyor. İkinci ve azınlıktaki grup ise hakemin kartlarını, futbolu çirkinleştiren ve oyunun sağlıklı seyretmesini engelleyen kötü niyetli oyunculara karşı kullandığını savunuyor… Galatasaray Kulübü Başkan Yardımcısı Adnan Polat, hakemin gereksiz kartlar çıkardığını belirterek, “Saçma sapan bir maçtı” diyor. Polat’ın görüşünü, Sportif A.Ş. Müdürü Adnan Sezgin, “Hakemin kart kararlarının irdelenmesi gerekiyor” görüşüyle, Teknik Direktör Karl-Heinz Feldkamp ise “Bir ara hakem beni ve Zico’yu da sahadan atacak diye korktum” sözleriyle destekliyor. Takım kaptanı Hakan Şükür ise Cüneyt Çakır’ın kuralları iyi uyguladığını ve kararlarında doğru hareket ettiğini ifade ediyor. Fenerbahçe cephesinde yapılan yorumlar ise malum. Başkanvekili Nihat Özdemir’in “Seyircimizin bu hakeme karşı göstereceği tepkiyi biz önleyemeyiz” sözlerinde olduğu gibi, tehdide varan açıklamalara gidiyor. Konuyla ilgisi olmayan kulüpler bile hakeme öfke kusuyor. Beşiktaşlı yönetici Halim Aydın, Cüneyt Çakır’ın, maçı katlettiği görüşünü savunuyor. Anlaşıldığı üzere oyunun kazananı da, kaybedeni de ve hatta oynamayanı da, hakemi bir daha kendi maçında görmek istemiyor!

Mahalle baskısı

Başta da söylediğimiz gibi bu, alışık olmadığımız bir durum değil. Ancak irdelenmesi gereken şey Türkiye Futbol Federasyonu’nun da, kulüplerle aynı görüşte olması. Hakem Cüneyt Çakır, maçın gözlemcisi Murat Ilgaz tarafından 10 üzerinden 7,1 notuyla değerlendiriliyor ve Çakır, federasyon tarafından altı hafta boyunca “dinlendirme”ye alınıyor. Büyük ihtimalle Çakır’ı, uzun bir süre derbi maçlarında da göremeyeceğiz. Gözlemci Murat Ilgaz’ın verdiği 7,1, çok düşük bir not olmalı ki FIFA kokartlı Cüneyt Çakır uzunca bir süre görev yapamayacak. Ilgaz bu “düşük” nota gerekçe olarak hakemin maç boyunca gösterdiği kartlarda “standartlara uymaması”nı gösteriyor. Peki, bu değerlendirmede bir gariplik yok mu? 10 üzerinden 7,1 bir alan bir kişi neden ceza alıyor? Gerekçe standartlara uymamaksa, bu standartlar neler?

Bir maçı “gözlemek”

Futbol oyun kuralları kitabında hakem, oyun kurallarını tam yetkiyle uygulayan kişi olarak tanımlanıyor. Ve ekleniyor: “Hakemin oyun ile ilgili verdiği kararlar nihaidir”. Ancak bu konuda söyleyecekleri dikkate alınan, hakemin maç içinde verdiği kararları notlandıran tek bir kişi var: Gözlemciler ve Temsilciler Kurulu’nun atadığı gözlemci. Gözlemcinin görev sınırı hakemlerin müsabadaki hatalarını bulup rapora yazmak, hakemlerin başarısını değerlendirmek, gelişimine katkıda bulunmak, eğitimlerine temel olacak konuların seçimine yardımcı olmak ve klasmanlar ayrılmasına yönelik objektif veriler sunmak olarak belirlenmiş. Gözlemciler, bu sınırlar içerisindeki değerlendirmelerini “gözlemci raporu”na işliyor. (Rapor örneği için tıklayın) Ve bu raporu doldururken onlara “Gözlemci El Kitabı” rehberlik ediyor. (Gözlemci El Kİtabı için tıklayın) Türkiye Futbol Federasyonu Gözlemci Raporu’nda, maçın baş hakemi 10 ile beş arasında kalan toplam yedi not derecesi ile değerlendiriliyor. Buna göre 10 ile dokuz arasında bir notla değerlendirilen bir hakem “mükemmel/eksiksiz performans” göstermiş sayılıyor. En düşük aralık olan 5,9 ile beş arasında notla değirlendirilen bir hakem ise “çok zayıf/kabul edilemez performans”a layık görülüyor.

Çakır’ın gerçek notu 2,1

Görüldüğü gibi, herşeyden önce değerlendirme sanıldığı gibi 10 üzerinden değil, beş üzerinden yapılıyor. Beşin altında bir notun verilmesi mümkün olmayan bir sistemde, değerlendirmenin 10 üzerinden yapılıyor gibi gözükmesi elbette bir soru işareti. Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’den edindiğimiz bilgiye göre bu, FIFA ve UEFA tarafından uygulanan bir sistem. Sisteme göre, hakemin sahaya adımını atması 5 puan. Hakem, başlama düdüğünü çaldıktan sonra başka hiçbir şey yapmasa, mesela saha kenarına gidip bir seyirci gibi maçı izlese bile demek ki bu notu alacak. FIFA, UEFA ve Türkiye Futbol Federasyonu böyle bir sistemi uygularken ne düşünüyor, bilemiyoruz ama bu sistemin biz izleyicileri yanıltığı kesin!.. “10 üzerinden 7,1 notu alan bir hakem neden dinlendiriliyor” diye kendi kendimize soruyoruz. Oysa, sıfırın karşılığı bu sistemde beş ile ifade edildiğine göre, Cüneyt Çakır’ın aldığı 7,1 gerçekte sadece 2,1’e karşılık geliyor.

Vasat performans, tutarsız ceza

Gelgelelim 7,1 notu tabloda, 7 ile 7,4 arasındaki tüm notlar gibi “vasat/beklenenin altında performans” olarak değerleniyor. Bu durumda maçta “vasat” bir yönetim gösterdiği kabul edilen Cüneyt Çakır’ın neden altı hafta dinlendirildiği de cevaplanması gereken diğer soru. Gözlemcinin verdiği nota göre, hakemlerin ne kadar dinlendirileceğine Merkez Hakem Kurulu (MHK) karar veriyor. Ancak, Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin’e göre “Şu kadar puan alan, şu kadar hafta maç yönetemez” diye bir kural da mevcut değil. Hakemlere verilen cezalar tümüyle bu kurulun tasarrufunda. Kuralı olmayan bir “cezalandırma” sisteminde geçerli kriterlerin ne olduğu ise, yazının başında yer alan, kulüp yöneticilerinin açıklamalarından anlaşılıyor…

Mahalleden dışarı çıkamamak

Bağımsız MHK’nin “mahalle baskısıyla” aldığı kararlar sonunda ortaya çıkan tablo ise, Türk futbolunun nerede tıkandığı, neden “hak ettiği” uluslararası başarılara ulaşamadığı konusunda fikir veriyor. Türkiye’de FIFA kokartı sahibi, yani uluslararası karşılaşma yönetme yeterliliğine sahip sekiz hakem bulunuyor. Ve bu hakemlerin en az altısı, daha önceki derbi maçlarda gösterdikleri “vasat” ve belki de daha üstü performanslardan dolayı Süper Lig’de önemli maçlarda istenmiyor. Mahalle baskısını aşamayan, kendi liginde büyük maç yönetemeyen hakem, dış sahada ne kadar başarı gösterebilir?

Kitaptaki sorular

Gözlemci El Kitabı’na göre gözlemcilerin hakemleri değerlendirirken kriter olarak almaları istenen temel sorular şunlar:

– Hakemlik yeteneklerine sahip mi?

– Futbolu biliyor ve ruhuna uygun yorum yapabiliyor mu?

– Oyun alanını, çevresini, teknik alanı ve oyuncuları kontrolünde bulundurabiliyor mu?

– Kritik anlarda doğru kararlar verebiliyor mu?

– FIFA ve MHK talimatlarını uyguluyor mu?

(Bir insanın hakemlik yeteneklerine sahip olup olmadığının cevabını, o insanı bir maçın yönetimine atadıktan sonra almaya çalışan ilk soru sizce de komik değil mi?)

Gözlemcilerin dikkat ettiği en mühim konu ise hakemin maç içinde verdiği kararın maçın sonucuna direkt etki edip etmediği. Sonucu olumlu veya olumsuz etkileyen kararlardan üç tanesini raporunda, pozisyon açıklamaları bölümüne yazması gerekiyor. Özellikle olumsuz olan kararların nedenini ve nasıl düzeltilmesi gerektiğini… Bu pozisyonlar hakemin puanını, dolayısıyla sezon ortalamasını ve klasman atlamasını veya düşmesini doğrudan etkiliyor. Hakemlerin notlandırıldığı gibi gözlemciler de kendi denetim kurulları tarafından notlandırılıyor. Belirlenen hata türlerine göre kesilen puanları da buna göre fazla oluyor. Gözlemciler, belirli tarihlerde yapılan 40 sorulu yazılı ve görsel bir sınavla belirleniyor. Sınavın içeriği futbol oyun kurallarından oluşmakta. Görsel kısımda ise bazı pozisyonları yorumlamaları isteniyor.

Dört hakeme tek gözlemci

Gözlemciler sadece orta hakemi değil diğer iki yan hakemi ve dördüncü hakemi de gözleme ve değerlendirme altında tutmakla yükümlü. Bu açıdan bakılınca bir gözlemcinin dört hakemi birden ne kadar kontrol edebildiği tartışılır. Bu sayının arttırılması konusunda da bir girişim olmadığını söylüyor Gözlemci ve Temsilci İşleri Müdürü Baki Şahin. Bir görevleri de hakemlerin gelişmesini sağlamak olan gözlemcilerin 4 kişiyi birden notlandırırken bunu nasıl sağlayabileceği de ayrı bir konu… Herhalde hakemleri eleştirirken artık gözlemcileri ve gözlemcilerin çalışma koşullarını da göz önünde bulundurmakta fayda var…

Read Full Post »