Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Mayıs 2010



Daha önce hiç bir kişi için duygularımda bu kadar dalgalanma olmamıştı…
seninle ne yapacağımı bilemiyorum Jose Mourinho…

çıtayı yükseltiyor her zamanki gibi… O artık Real Madrid’li…

Read Full Post »


Üstüne derin derin düşünülen bir mevzu olmasa da sanayi şehirlerinin futbola olan ilgisi günümüzün gerçeği. Fordist dönemden bu yana patronları tarafından kendilerine bahşedildiğini düşündükleri boş zamanlarında emekçiler zamanlarını bir tüketim etkinliğiyle harcama ihtiyacına koşullanmışlardır. Tribünler ise özellikle erkek emekçiler için sosyal ve psikolojik bir rahatlama alanıdır. Çünkü “eşitlik” duygusunu ve de öğretilmiş erkeklik hallerini sahte bir biçimde bile olsa en net yaşayabildiğiniz ortam tribündür.

Bir sanayi şehrinde büyümek insanın hayatına her şeyden önce zevklerini şekillendiren bir bakış açısı katıyor. Bu bakış açısının bir katkı olduğunu söylemek her ne kadar eleştirel teori açısından bir yanlış olsa da tribün kültürünün yansıttığı sosyal dinamiğin başka hiçbir dinamikçe geçilemeyeceği ortadadır. Çünkü tribün ne bir siyasi parti gibi yükselme ihtimaliniz olan ne de üstünden doğrudan çıkar ettiğiniz bir mevzudur. Belki de karşılıksız sevginin, almadan vermenin en güzel tanımı bilinçli futbol seyircisi üstünden yapılabilir. Peki ya bilinçsiz seyirciler? Tam bu noktada futbolun magazinel işlevi ve muktedirden yana olma hissinin yücelticiliği devreye giriyor. Oyun sertleşiyor. Taraflar derin paslara koşamaz hale geliyor. Artık tribünler partileşiyor, iktidar şampiyonluk oluyor ve her maç açılan yeni bir cephe anlamı taşımaya başlıyor. Sorun büyüyor. Diyarbakırspor Bursaspor arasında yaşanan tansiyonun ardında yatan neden aslında tam da burada ortaya çıkıyor. Taraflar birbirleri üzerinde kurabilecekleri hakimiyeti siyasi kodlar üstünden kurmayı deniyorlar. Tıpkı denge politikası güden Galatasaray’ın Diyarbakır’ı misafir ettiği maçta hem Atatürk’e saygı sunup hem de Diyarbakırspor kardeşimizdir demesi gibi. Kısacası Türkiye’nin yıllarca uyguladığı dış politika bir futbol politikası halini alıyor. Denge esastır deniyor, denge politikası kutsanıyor. Türkiye’de politikleşmiş unsurların sığlığına sığınıyor futbol da. Kısacası Türkiye bu yalancı rahatlama sahasını da yalanlarını sürdürmek için kullanıyor.
Futbolun işçi sınıfıyla ilgisi ise dünyadaki sınıf hareketlerinin futbolla dirsek teması ile ilişkilendirilebilir durumda olsa da bu örneklerin heyecan verici birer örnek olmanın dışında kapsayıcı bir etkisi olduğu söylenemez. Türkiye’deki Adana Demirspor veya İtalya’daki Livorno örnekleri bugün interaktif sözlüklerin itibar mekanizmaları olmaktan öteye gidemiyor. Çünkü bu sene Türkiye futbolu Süper Lig’in şampiyonu olan Bursaspor’u konuşuyor. Peki Bursaspor’un taraftar kitlesi üstünden sosyalistler değil de liberallerin yaptığı çıkarımlara ne demeli? Herkes bu zaferin muhafazakâr Anadolu çocuklarının Kemalist Fenerbahçe ve kapitalizme karşı bir zafer olduğunu savundu. Ertuğrul Sağlam’ın üstünden yapılan analizlerde apaçık bir cemaat övgüsü vardı. Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur bunun muhafazakârların devrimi olduğunu söylüyordu. Peki emek odaklı yayınların olaya bakış açısındaki burukluğu sezmek zor muydu? Bursaspor seyircisine bakınca gördüğümüz şey o sanayi kentinin emekçi çocukları değildi. Milliyetçi, muhafazakâr arka planlı bir seyirci, “beşinci büyük” olmayı kutluyordu Bursa sokaklarında. Oysa Bursa bir şehir takımı olarak da, bir kent olarak da farklı bir şeyi tecrübe ediyor olmalıydı. Bireyler ve gruplar üstünden efsaneleştirilen, ülkedeki politik eksenin de etkisiyle bir muhafazakâr esintiye kurban giden bu şampiyonluk emekçilerin eseriydi. Oysa işçinin dostu (!) Başbakan’ın Fenerbahçeli bir gazeteci ile konuşmasında belirttiği üzere şampiyonluk yabancıya gitmemişti. Aslına bakarsanız bir sanayi kenti olduğu söylenen Bursa’da şampiyonluk coğrafi olarak Bursa’ya gitti belki; ama yabancı olmayanın kim olduğu ve Başbakan’ın doğal olarak “bizim çocuklar” olarak nitelendirdiklerinin Anadolu’nun genç, muhafazakâr ve gayretli çocukları olduğu ortada.
Tüm bunları neden mi yazdım? Türkiye’de emek hareketinin, insanların zihninden 12 Eylül sonrasında nasıl silinip yerine İslami, muhafazakâr ve milliyetçi değerlerin koyulduğunu göstermek adına. Diyarbakırspor’u 90 dakika boyunca terörist yaftasıyla ağırlayan, Gökkuşağı Derneği’ni 6 Ağustos 2006’da linç eden anlayışın bir sanayi şehrinin işçi sınıfı takımına değil de muhafazakâr, milliyetçi değerleriyle yükselen bir şehrin takımına ait olduğunu görmek için. 6 Ağustos 2006 da, Diyarbakırspor’a karşı yapılan tezahürat da Bursaspor’un şampiyonluğuna elbette gölge düşürmeyecek. Hatta biz hatırlasak da bunlar hatırlanmayacak bir iki sene sonra. İnternet arşivlerinden de silinecekler muhtemelen. Yine de biz ne “Hepimiz Ogün Samast’ız” diye bağıran Trabzonspor seyircisini ne de eşcinselleri linç etmek isteyen, “PKK Dışarı” sloganıyla milliyetçiliğin bu topraklara nasıl sızdığını gösteren Bursaspor taraftarını unutmayalım. Tarihin unutturanlardan hesap sorması dileğiyle…
İzmir Ekonomi Üniversitesi

Read Full Post »


İstanbul’un fethini Osmanlılar gerçekleştirmişti 29 Mayıs 1453’te.

Osmanlılar’ın ilk başkenti Bursa’dır.

İstanbul’un fethi o dönemde bir çağın değişmesine neden olmuştu.

Darısı bugünün Türk Futbolu’nun başına…

Boğaz’a bayrak asmak artık kim şampiyon olsa geleneksel olarak gerçekleşecek midir bu da merak konusu oldu şimdi…

Read Full Post »


TÜRKİYE – ÇEK CUMHURİYETİ 22.05.2010 @ Red Bull Arena

Volkan Demirel-Sabri Sarıoğlu-Servet Çetin-Emre Aşık (Gökhan Zan)-Çağlar Birinci-Volkan Şen-Emre Belözoğlu-Okan Buruk (Selçuk Şahin)-Arda TuranHalil Altıntop-Nihat Kahveci

TÜRKİYE – ÇEK CUMHURİYETİ 15.06.2008 @ Stade de Geneva

Volkan Demirel-Hamit Altıntop-Emre Güngör-Servet Çetin-Hakan Balta-Mehmet Topal-Mehmet Aurélio-Arda Turan-Tuncay Şanlı-Nihat Kahveci-Semih Şentürk

semih şentürk
Euro 2008’deki efsanevi maçta forvette yine Nihat vardı. Cech’in koruduğu Çek Cumhuriyeti kalesini yıkmıştık Nihat’la ve Semih’le…  (edit @ 23.05.2010 o maçta semih değil golü atan ardaymış… olsun Semih de iyiydi o gün… =)) Semih’i biraz evvel ısınma turlarında görünce keşke forvette o başlasaydı da maça (psikolojik olarak) 1-0 önde başlardık diye düşündüm… Halil’e gıcığımdan değil, nostalji sevdamdan… He bir de Çek kalesinde yine Petr Cech var… o günkü maç yazısı da burada (edit @ 23.05.2010 00:42 o günkü değilmiş ama olsun okuyun iyi yazıdır o da =))
*Başlıkta “Çek bi Letonya” manşetine gönderme yapayım dedim… kahrolsun içimdeki nostalji sevdası =)) maç sonrası burdayım…
*************
Birden farklı öneme sahip bir maçtı. Emre Aşık ve Okan Buruk’a güzel bir veda maçı oldu. İkisi de hem Galatasaray’ın hem de Milli Takımın en başarılı yıllarının önemli isimleriydi… İkisi de kişilik olarak çizgilerini hiç bozmadılar. Okan hem Beşiktaş hem de Galatasaray’da, Emre Aşık’sa İstanbul’un üç büyük takımında da forma giydi. Her renkten taraftar da sahadaki sert oyunu dışında onu sevdi. İkisinin de kafasının yarıldığı maçlarda, kafalarına geçirdikleri patates fileleriyle oynadıkları maç sayısı az değildir. Öyle fedakar isimlerdi. Ellerine ayaklarına sağlık yaşattıkları-izlettikleri için…
Genç isimlerin yeni yeni formalarına alışacağı bir maçtı. Volkan Şen’in topu bir kaç kez ayağına dolamasa daha iyi bir maç çıkarabilirdi. Çağlar Birinci hakikaten yıllardı o formayı giyiyormuş gibi, yıllardır uluslararası arenada maçlara çıkıyormuş gibi bir izlenim verdi. Haldun Üstünel ve Adnan Sezgin bu maçı izledilerse yarın imzayı basarlar, formayı verirler bu oyuncuya. Arda’yla uyumları da bu olasılığı güçlendirmekte tabi… He Arda demişken; Rıdvan’ın maç boyu dediği gibi bu çocuk moralliyse onu kimse durduramıyor. Zira attığı gol ve Nihat’a yaptığı asistte bunu kanıtlar nitelikteydi.
Parladığı maçlardan biriydi Cech’i iki kez mağlup ettiği Çek Cumhuriyeti maçı. Cech’i görünce yine dayanamadı ve tekrar etti aynı başarıyı. Nihat iyi ki gol attı. İhtiyacı vardı. Her futbolcunun kariyerinde bir duraklama dönemi olur. Açılması için de bir maç lazımdır. O maç bu maç olsundur inşallah… Beşiktaş’ın da milli takımın ihtiyacı var ona. Gerçi alternatifi de diri bir Necati Ateş olur…
Neyse ona buna dağılmadan; Emre Güngör yine yapmış yapacağını. İzleyemediğim son 15 dakikasında maçın skorun u değiştirmiş. Gökhan Zan’la bir yere kadar gider bu orta ikili ama Servet hala vazgeçilmez isim. Rijkaard ya bir daha düşünsün ya da en az 7 milyon Euro fiyat biçilsin bu adama… Bayern Münich alır belki…
Maçta dikkatimi çeken diğer ayrıntı ise Selçuk’un Kazım’ı kaçırdığı 2 pozisyon vardı ki… Sevilla maçında yaptığı hataladan sonr dibe vuran oyuncu sanki aynı kişi değildi… Kazım da akıllansa bile benim gözümde-düşücemde yeri yok. Oyun içi laubaliliğini çözmesi lazım.
Çek Cumhuriyeti takımı için denecek tek şey var. Sağlam bir jenerasyon yakalayamazlarsa çok çekeceleri var… Önemli olan kazanmaktı. Hazırlık maçlarında yapamadığımızı yaptık ve kazandık. Bu maç ölçü değil elbette ve bence… Önemli olan Dünya Kupası’nda oynayacak olan A.B.D. maçıdır… O maçtaki performans daha belirleyici olur…

Read Full Post »


Mehmet Batdal

Serdar Özkan

İki transferi de çok doğru buluyorum. Serdar çok gol kaçırıyor diye eleştirilen bir futbolcu. Mehmet Batdal’ı da bu yüzden aldık zaten. Gol illa ki kaçar… Pozisyon yaratabilme zekasını es geçiyoruz bu genç yeteneğin…

Baros’un yanına da iyi gider Mehmet Batdal…

Read Full Post »


İstanbul dün sabaha “renksiz” uyandı. Trabzonspor’un Türkiye 1. Ligi’ni şampiyonlukla tamamladığı 1984 yılından bu yana İstanbul’da her apartmanın en az bir penceresinden bayraklar sarkardı. Sarı kırmızı, sarı lacivert ya da siyah beyaz… En olmadı yoldan geçen arabalar ya da şampiyon takımın taraftarları gururla renklerini belli ederdi. En büyük tartışmayı ise şampiyon takımın bayrağının Boğaz Köprüsü’ne çekilmesi, çekilen bayrağın fail-i meçhul kişilerce indirilmesi oluştururdu. Şampiyon İstanbul’dan çıkmadığı için sanki lig henüz bitmemiş gibiydi… Önceki gece sonlanan Turkcell Süper Lig’i Bursaspor’un şampiyon bitirmesiyle o bayrak mevzusu fiilen gerçekleşek mi bilemesek de yeşil beyazlı takım elde ettiği başarıyla o bayrağı mecazi anlamda İstanbul’un tam ortasına dikerek “Ulubatlı timsah” unvanını hak etti.

“Anadolu”nun ayak sesleri

Türk futbolundaki zihniyetin değişmesi için Anadolu’dan bir şampiyon çıkması gerekliliği yıllardır konuşulurdu. Son 10 yıllık sürece baktığımızda bunun gerçekleşebileceğinin sinyallerini aldığımız zamanlar olduğunu net bir şekilde görebilmekteyiz. Lig arşivlerine girip incelediğimizde 1999-2000 sezonundan bu güne dek Gaziantepspor, Denizlispor, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Manisaspor, Kayserispor ve Sivasspor’un sezon boyunca şampiyonluğu kovalayıp son düzlükte nefesi tükenen takımlar arasında yer aldığını görülmekte. Bu takımlar değişmeli olarak bir kaç haftalığına birinci sıraya yerleşip sezonu da ilk beş içerisinde bitirmeyi başarmış. Bu isimlerin en önemlisi tabi ki Sivasspor. Son iki sezonda yaptıklarıyla Anadolu’dan şampiyon çıkması yolundaki en büyük umut ve değişmesi gerektiği söylenen “o” zihniyetin değiştirilebileceğine en çok inandıran takım oldu. Bu yıl da lige aynı ümitlerle başladılarsa da ligden düşmekten zor kurtular. Fakat başardıkları ile diğer takımlarda oluşturdukları umut 10 yıllık sürecin ardından Trabzonspor’dan sonra sonunda kupayı Anadolu’ya getirdi.

Bursaspor’un farkı

Sıradan bir Anadolu takımı görüntüsüyle başladı Bursaspor sezona. Sahasında oynadığı ilk iki maçı kazanıp ilk iki deplasmanından bir puanla döndüler. Ardından içeride alınan Fenerbahçe mağlubiyeti gidişatın diğer sezonlardan farksız olacağı yönünde bir görüntü veriyordu. Fakat şampiyonluk yolundaki en büyük rakipleri konumundaki İstanbul’un büyükleri ve Trabzonspor’a bir daha yenilmediler. Galatasaray’ı içeride yenip deplasmanda berabere kaldılar. Trabzonspor’a yenilmediler. Fenerbahçe’yi Kadıköy’de 2-0 geriden gelerek 2-3 yendiler. Aynı başarıyı İnönü’de de Beşiktaş’a karşı gerçekleştirmişlerdi ve şampiyonluğa inandıran maçların mihenk taşı olarak gösterilebilir bu maçta alınan sonuç… Bursaspor’u şampiyonluk yolunda son yıllarda Kayseri ve Sivas’tan farklı kılan en önemli şey bu idi. Ki şampiyonluğu kovalayan Kayseri’de, Ertuğrul Sağlam tam iki sezon geçirmişti… Anlaşılan o ki Ertuğrul Hoca 2005 ve 2007 yılları arasında sarı kırmızılı takımda yaşadıklarından kendisine “sağlam” dersler çıkararak bu günlere gelmiş.

Ertuğrul Sağlam

Şampiyonluğun Bursaspor’la Anadolu’ya gelmesinin farklı bir anlamı daha var. Geçen iki yıl boyunca zirveyi kovalayan Sivasspor, istikrarlı futbolundan çok özellikle sezonun sonlarına doğru Bülent Uygun’un ilginç ve antipatik açıklamaları öne çıkmaktaydı. Sivasspor’un güzel oyunu ve başarılı sonuçları Fatih Terim ekolünden gelen Bülent Uygun’un sözleriyle gölgede kalıyordu. Sırf bu yüzden Sivasspor’un şampiyon olmasını istemediğini söyleyen kişi sayısı hiç de az değildi. Yıllarca Fatih Terim’in egosantrik tavırlarından çokça çeken Türk futbol seyircisi Sivasspor’un olası şampiyonluğu durumunda uzun bir süre daha benzer bir “şiddete” maruz kalabilirdi. Hele bir de kulüp başkanlarının şampiyonluğun bu şekilde geldiğini düşünerek Fatih Terim ve Bülent Uygun türevlerini teknik direktör olarak takımlarının başına geçirdiklerini düşünün…

Ertuğrul Sağlam’ınsa Beşiktaş’tan ayrılırken verdiği demeçler, Bursaspor’la yürüdüğü şampiyonluk yolundaki duruşu ve efendi kişiliği tam ters bir örnek olarak karşımıza çıktı. Sessiz sakin duruşu ile herkese Rumen Teknik Adam Mircea Lucescu’yu andırıyordu. Sağlam’ın, ligin son haftalarına doğru başarılı hocayla bir araya gelip fikir alışverişinde bulunması da kendisine kimi örnek aldığını ortaya koydu. Genç teknik adam elde ettiği başarıyla doğrunun, dürüstün, haklının yanında olanın, hakkını sahada arayanın da şampiyon olabileceğini göstererek Türk futbolunda önemli bir akımın başlangıcına adım attı. Diliyoruz ki Bursaspor’un şampiyon olmasının yarattığı enerji ile Türk futbolunda farklı Anadolu takımları da şampiyonluklar yaşar. Ve umuyoruz ki Fatih Terim ve Bülent Uygun örneklerini devam ettiren değil de, Şenol Güneş, Ertuğrul Sağlam örneklerini devam ettirebilecek Aykut Kocaman, Tolunay Kafkas, Mehmet Özdilek, Oğuz Çetin gibi isimler Süper Lig’de daha fazla “forma şansı” bulabilsinler…

***

Not: Çisem Çelikel’in Facebook’ta yaptığı yorum, pazar akşamının güzel bir özeti:

“Son düdükle birlikte herkesi mutlu eden bir lig finali yaşadık. Şampiyonluğu kutlayan Bursaspor, şampiyon olduğunu sanarak kutlama yapan Fenerbahçe, neyi kutladığını anlayamadığım Beşiktaş ve Galatasaray ve 1996’dan beri tek hedefi Fenerbahçe’yi şampiyonluktan etme başarısına ulaşıp sevinç yaşayan Trabzonspor…”

Tebrikler Bursaspor

Read Full Post »