Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Eylül 2008


Bugün wordpress blog sayfalarinda 1. ayimi dolduruyorum…

1 ay icinde hedeflediğim tiklanma sayısına  sayenizde ulaştım…

İkinci ayimda daha sık görüşmek dileğiyle…

İyi okumalar…

Read Full Post »


Bir önceki sezonun en değerli oyuncusuydu. Büyük takımdan Anadolu takımına gidip tekrar başka bir büyük takıma dönmek gibi bir başarıyı gösterdi. Geçmişte böyle oyunculara rastlamak çok zordur. Çünkü birçoğu büyük takımda oynamanın ağırlığına değil “İstanbul”a yenildiler.

Fernbahçe’den gönderilme sebebi Shevchenko’yu tutamaması olarak gösterildi. Ancak her zaman tersini iddia ederek, “O maçta Shevchenko’yu marke etme görevi başkasınındı ama şimdi söylemeyeyim en iyisi…” dedi. Sivas’ın Bülent Uygun’la yakaladığı çıkışta takım az gol yiyen ünvanı alırken savunmanın en göze batan oyuncusu oldu. Büyük bir takımdaki performansıyla ulusal takıma girmekte zorlanan “dev adam” Sivas’taki oyunuyla çatlak seslere karşın Ulusal takıma sık sık çağrılmaya başlandı.

Sözlemeşi bitince, yönetimin finansal kötüye gidişi düzeltme adına attığı başarılı bir adımla büyük paralar isteyen Tomas’ın alternatifi olarak Galatasaray’ın kadrosuna dahil edildi. Geçmiş performansına bakılınca herkes gelişi hakkında iki kere düşünmeye başladı.

Futbolda geçmişin değil geleceğin olduğunu geçen sezonki performansıyla çok iyi kanıtladı. Song’un yanında sırıtacağı, yokluğunda ise tek başına defansı idare edemeyeceği söylendi çok zaman. Ancak Afrika Kupası döneminde Emre Güngör takviyesiyle kısa zamanda uyumu sağlayıp çoğu zaman defansta, zaman zaman da sahada tek başına “güreşti” rakip takım forvetleriyle. Maçlarda kilidi çözen gollere de imza atarak taraftarın sevgilisi Ulusal takımın da vazgeçilmezi oldu. Avrupa Şampiyonası’nda sakatlığına karşın iki kişilik oyunuyla da Avrupalı’nın da dikkatini çekerek günümüzde ülkemizin en önemli defans oyuncusu haline geldi.

Ulusal Takımın ve Galatasaray’ın başarılarındaki kilit isim şu sıralar geçen sezon gösterdiği yüksek performanstan uzak bir görüntü çiziyor. Özellikle son üç maç üstüste defansında bulunduğu takımların defansif hatalarla gol yemesi dikkatimi çekti. Önce Belçika maçında, ardınan Antalya ve son olarak da Bellinzona maçında yenilen son golün ortak noktası defansif hatalardı. Kocaelispor maçındaki bireysel hatasıyla bu sayı dört oluyor.

Herkes bilir ki yan toplarda tehlikeli bölgeye toplaşan rakip takım oyuncularını topa müdahale etmemeleri için defansı yapan takım oyuncuları adam paylaşımı yapar. Bu paylaşımı yapma görevi de topu karşılayacak kalecinin ve defansın en kıdemli oyuncusunun görevidir. Ancak Ulusal Takımda Volkan ve Servet, Tuncay’ın tutması geren Sonck’u, Tuncay’ın yerine giren Halil Altıntop’a Sonck’u tutması gerektiğini hatırlatmayarak golü yememize sebep oldular. Maç sonrası Servet bunu konsantrasyon eksikliğine bağlayıp hatasını kabul etti. Antalyaspor maçında yine bir yan top organizasyonunda yenilen gol sonrası aynı tür açıklamayı yaptı. Bellinzona maçında yenilen üçüncü golü sadece ona mal etmek haksızlık olsa da defansif organizasyonu yapması beklenen kişi olan Servet 8 Galatasaraylı’nın arasından La Rocca’nın vurmasına karşı gelemedi.

Son Kocaeli maçında ise yenilen golde Taner’in avrupai bir vuruş yaptığı söylemek gerek. Fakat Servet’in de kaleye sırtı dönük olan oyuncuya pozisyon aldırıp şut attırması defansif zaaflarının zirve yaptığı andı bence. Bu belirgin düşüşü durduracak kişi Servet ve Skibbe’dir. Zira yazın fazlasıyla zafer türküleri okuyan Servet’in sesi yorulmuş gibi. Şu sıralar fazla detone oluyor…

*(Türkü Baba, kamplarda türküyü dilinden düşünmeyen Servet’in lakabıdır.)

Read Full Post »


Bilemiyorum nereden ama bir yerlerden bir şekilde Tottenham’a kanım ısındı bir iki senedir. Aslında ezeli rakipleri Arsenal’i daha çok severim. Belki de hediye gelen Spurs formasından kaynaklanıyordur. Bilemedim bir an…

Geçen seneden beri daha bir bilinçle takipteyim bu takımı. Bu sene daha önce de belirttiğim gibi transfer sezonunun “anadolu takımı” gibiydiler.  14-18 arası oyuncuyu gönderip 10’a yakın futbolcu kattılar kadrolarına. Kattıkları da birbirinden yıldız oyuncular. Dos Santos, Modric, Pavlyuchenko vs. Ancak demiştim ki bu takımın daha iyi olabilmesi için birbirine alışması kadronun beraber oynaması gerekiyor.  Ama kime? =)

Son Wisla Krakow maçına göz attım Spurs’un. Beklenen olmuş ve üst bitmişti maç kazanmışlar da buraya kadar hiç bir sorun yok. Ancak maçın özetlerini iki farklı kaynaktan okuyunca görüyorum ki Ramos hala ilk 11’ini arıyor ama bulamıyor. Bunu bir an önce çözmesi gerek.

Krakow maçına çıkan ilk 11’deki 5 oyuncu son Aston Villa maçında ilk 11’de başlamamış. Bunlardan 3’ü Villa maçında oyuna sonradan girmiş ama diğer ikisi kadroda bile değillerdi yanılmıyorsam. Luka Modric’in sakatlığını ve Vedran Corluka ile Pavlyuchenko’nun daha önce avrupa kupası maçı oynadığı için bu maçta forma giyememiş olmalarını anlayabilirim. Ancak bu üçü dışındaki 8 oyuncu neden aynı değil bunu anlayamadım. Bir takım yaratılmak isteniyorsa sürekli aynı ilk 11 üstünde ısrar edilmeli. Galatasaray’ın da yaşadığı bir problem bu.

Kadrodaki değişikliklerden en çok Bentley’nin esas yeri olan sağ açıkta oynatılması doğru bir hamle olarak yorumlanmış İngiliz basınınca. Yeni Beckham denilen bir oyuncunun yeri başka bir pozisyon olabilir mi? Bentley ilk 11’de başladığı maçta iyi pozisyonlar üretip, sonra Lennon’un ortasında topu tamamlayıp golünü de atmış 33. dakikada. İyi de 67 saniye sonra nasıl yemişler o golü. Hemen anlatayım. Eğer bir defans bloğu sürekli değişirse çok güzel pozisyon hatası yapılır ve ofsayt bozulur. Üstelik rakip cezas sahası etrafında paslaşırken yapılırsa bu hata 6.7 saniye sonra bile gol yersin, buna mahkumsun.

Neyse ki Darren Bent 73’te “süpriz” Fraizer Campbell’in ortasına kafayı vurmuş da Tottenham’ın da Ramos’un da omuzlarındaki yükü biraz hafifletmiş oldu. Yoksa White Hart Lane’de maç öncesi, maç arası çalınacak şarkı “For Whom The Bell Tolls” olabilirdi.

Pazar günü Wigan’la karşılacak Tottenham için Juande Ramos’un çözüm üretmesi zorunlu. Öncelikle defans dörtlüsünü bozmaması gerek. Orta sahadaki en az iki oyuncunun banko olması, diğer ikiliyi de rotasyon yaparak formda tutması gerek. Pavlyuchenko’nun tek eksiği lige uyum sağlayamamış olması. Onun destekçisi Darren Bent olacak gibi. Zira Ramos çift forveti sevdiği gibi, Bent 5 resmi maça da ilk 11′de başlayabilen yegane oyunculardan. Bu oyuncuların sayısı ne zaman artar, Tottenham da o zaman üst sıralara atlar.

Read Full Post »


Fenerbahçe’nin hakkında daha önce insidefutbol sayfası için yazdığım önizlenimimi tercüme edeceğim o kadar. (Ayrıca Bknz.)

Fenerbahçe

Dünya yıldızlarını transfer etme politikalarına devam ediyorlar. Ancak Ronaldinho 21 Milyon Avro ederken Güiza’ya 14 Milyon Avro vermek ne kadar mantıklı olabilir? Şampiyon İspanya’nın kadrosunda bulunan Güiza bu paraya değdiğini kanıtlaması için geçen sezonki 28 gollük La Liga performansına devam etmeli.

Geçtiğimiz yıl Galatasaray Kalli’yi teknik direktör yapınca yaşını eleştiren kesim şimdi 70 yaşındaki Aragones’i takımın başına getirdi. Fenerbahçe’ye en önemli başarılarını yaşatan Zico’yu göndermek garip bir seçim olarak gözükebilir anca Fenerbahçe’nin geleneği budur. Eğer sezon sonunda takımı lig şampiyonu yapamamışsan, ne yaparsan yap kapıyı gösterirler.

Aragones’in düşündüğü futbol yapısını İspanya Milli Takımı’nda uygulatması hiç de zor olmamıştı, çünkü çoğu futbolcu kulüp takımlarında aynı futbolu oynuyordu. Hızlı, ayağa ve rakip defansı delici ara paslarla oyunu oynamak zor olmadı bu yüzden. Ancak Fenerbahçe’nin son 5 senesi hep Alex De Souza’ya bağlı oldu. Takımdaki şüphesiz en iyi oyuncu olduğu için gelen her teknik direktör Alex’e göre taktiğini kurdu. Ama Aragones inatçı olarak bilinen bir kişi ve İspanya’da oynattığı oyunu Fenerbahçe’ye de oynatmaya çalışacak ki bu bence çok zor.

İspanya’nın en önemli bloğu orta sahası ve Marcos Senna’ydı. Aurelio kontratı yenilenmiş olsaydı Senna’nın görevini yapabilirdi. Ancak bonservis bedeli ödenmeden gitti ve hala da yerini doldurmaya çalışıyorlar. Senna’nın takıma katılma ihtimalı hala da varmış. Göreceğiz.

Eski Galatasaraylı Emre’yi transfer etmek bu yaz transfer döneminin en sansasyonel hareketi oldu. Çünkü Emre yurtdışında oynarken, dönerse sadece Galatsaray’da oynayacağını söylemişti ancak o da parayı seçti ki bu da Galatasaraylı hayranlarının tepkisini çekti.

İlk 11 olarak bakıldığında çok güçlü bir kadroları var ancak yedek kadrosu hiç de öyle gözükmüyor. Volkan’ın arkasında tecrübeli bir kaleci yok. Edu ve Lugano’nun da iyi alternatifleri yok. Bu oyunculardan biri sakatlansa veya kart cezalısı olsa Fenerbahçe büyük sorunlar yaşar.

Avrupa Şampiyonası’nın son dakika golcüsü Semih Şentürk takımın en önemli parçası olacak. Sarı Kanarya’nın şampiyonluğu onun performansına bağlı…

Read Full Post »


Avrupa Şampiyonası’ndan sonra futbolseverleri futbol açısından fazlasıyla tatmin eden Şampiyonlar ligi de sonunda başladı. Bu sene dört tane süpriz takım var bu ligde. Rumen CFR Cluj, Güney Kıbrıs’tan Anorthosis, Danimarka’dan Aalborg ve Beyaz Rus ekibi BATE Brisov. Averaj takımı olur gözüyle bakılan bu dört takımdan ikisi ilk maçlarında hiç de öyle olmayacaklarını kanıtlarcasına performans gösterdi. Yıllardır hem kendi liginde hem de Avrupa arenasında gol yollarında hiç problem yaşamayan Bremen Anorthosis’e bir gol atamadı. CFR Cluj ise İtalyan devi Roma’ya acımadı! Üstelik deplasmanda ve 1-0 geriden gelerek başardılar bu işi. İyi de kim abi bunlar?

Herkeste merak uyandıran bu takıma hemen bir göz attım. Kulüp Cluj şehrinin Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna dahil olduğu 1907 yılında kurulmuş. Orijinal adı da Demiryolu Çalışanları manasına gelen Kolozsvári Vasutas Sport Club (K.V.S.C.) müş. Kurulduğu yıldan 1970’lere kadar elle tutulur bir başarısı yok. Araya giren dünya savaşları, sınır çizimi vs. gibi siyasi, politik sebeplerle bi Romanya ligi, bir Macaristan ligi, bir Transilvanya kupası gezmiş dolaşmış.

1976 senesine kadar, bizim de yaptığımız gibi en parlak dönemini ballandıra ballandıra anlatmış wikipedia’da. Şuna üç attık, buna beş attık falan. Fakat 1976-2002 dönemi arasında asansör takım kim olmak ister diyince ilk parmak kaldıranlardan biri olup alt liglerin gediklisi olmuşlar. Bu arada finansal problemlerle de boğuşan kulüp 90’lara doğru “özkaynak”tan gelen yetenekleriyle belini doğrultmaya başlamış.

2002 yılında da gözünü sevdiğim endüstriyel futbolun “batağına” düşüp ECOMAX’ın hem kulübe sponsor hem de ortak olmasıyla Roma galibiyeti’nin temelleri atılmaya başlanmış. Bu arada paranın her şeyi yapabileceğini düşünen kulüp yöneticileri muhakkak bir haltlar karıştırmışlar ki, kulübün ana sponsorunun adı hakem ayartma skandalına karışmış.  Sonra teknik direktörü bunu reddetmiş ama onu da devre arası göndermişler. Yerine gelen Aurel Sunda’da 15 maçta tek beraberlik alarak takımı birinciliğe sonra birinci lige taşımış. Tam 28 yıl sonra birinci lige çıkan Cluj’un yerel olarak en büyük başarılarından biri bu.

2005 sezonunda Intertoto’ya katılma başarısı göstermişler. Maça rezerv kadrosuyla çıkan Athletic Bilbao’yu 1-0 ve ne maçtı be dedikleri St. Etienne’i yenemeden elemişler. Ancak Zalgiris Vilnius’u rahat geçebilmişler. Final maçında da Fransız Lens’a 89. dk.da yedikleri frikik golüyle elenmişler. Bu dönemde de takımın başında bulunan Rumen futbolunun önemli isimlerinden Dorinel Muntenau, aynı anda futbolcu olarak görev yapmış.

Şampiyonluğa uzandıkları sezonda takıma bu yoldaki en önemli desteği Benfica’dan gelmiş. Portekiz futboluna önemli yetenekler yetiştirmiş takım elindeki genç yetenekleri pişmesi için bu takıma göndermeye başlamış. 2006-2007 yılında yapılan kardeş kulüp anlamasından sonra takıma bir çok portekizli gitmiş gelmiş. Şu anda 5 tane portekizli var ve bu oyunculardan Cadu takımın kaptanı. 28 kişilik takımda zaten 7 rumen futbolcu var. Bu açıdan bakılırsa milli takımlara ne katar bu takım denilebilir. Ancak şu açıdan bakarsak katacağı şeyler var. Avrupa’da es kaza bir yerlere vardı bu takım, ülke puanına katkısı kadrosunda 5 portekizli, 3 brezilyalı 6 arjantinli vs bulundurduğu için bu ülkelerin takımlarına paylaştırılmayacak. Ülke puanına yapılacak katkı ile Romanya’dan daha fazla takımın katılmasını sağlamış olacak Avrupa Kupalarına…

Neyse konumuza dönelim. Takımı şampiyon yapan hocayı kovmuşlar ve yerine İtalyan Maurizio Trombetta’yı getirmişler. Zaten film de burada kopuyor. Trombetta 45 yaşında genç bir teknik adam. Kariyer olarak da daha yolunun başında. 1981-1993 yılları arası alt liglerin seyyah futbolcularından biriymiş. Emekli olur olmaz futbola ilk başladığı Udinese’de altyapı hocalığına başlamış. Kısa süre sonra dönemin teknik direktörü Giovanni Galeone’nin asistanlığına geçmiş. 1999 yılına kadar Galeone nereye, “asistan” Trombetta oraya gitmiş. Perugia ve Napoli bünyelerinde bulunduktan sonra biraz da Bologna’ya gitmek isteyip, haftasonu Roma’nın yenildiği Palermo’nun şu andaki hocası Francesco Guidolin’in Bologna takımında asistanlığına geçmiş. 5 sene burada çalışan tilki kürkçü dükkanına geri dönmüş. Galeone’nin Ancona’da yardımcılığını yapmış.

Kendi ayakları üzerinde durmaya 2007 senesinde karar veren Trombetta amatör kulüplerden Sevegliano’nun 7. haftada başına geçmiş ve son sıradayken aldığı takımla ligi 4. bitirmiş. Ardından da yolu Cluj’la kesişmiş. Nerede nasıl olmuş onu çözemedim. Ama etkileyici bir CV’si olduğunu söyleyebileceğimiz bu hocanın bu düzeyde bir takıma tavsiye edilmesi zor olmamıştır. Sezonu da Dinamo ve Steaua gibi iki köklü ekibin 17 yıllık hegamonyasına son vererek büyük bir adım atmış.

Yukarıda anlattıklarımdan çıkarılacak sonuç şu. Cluj çok mükemmel bir takım değil. Ancak başlarında 12 sene futbolcu, 14 sene de antrenör olarak italyan futbolunun içinde olan bir teknik adam bulunuyor. İtalyan takımlarının sistemini, oyun tarzını ondan iyi bilebilecek birileri elbette vardır ama onun da iyi bildiğini söylemek zorundayız. Bunları düşününce ve üstüne bir asistanlığını yaptığı Guidolin’den Roma’yı nasıl alt ederim başlıklı dersleri aldıysa alınan bu galibiyete şaşırmamalı bence. Tabi ki futbol şansı ve Roma’nın muhtemel çantada keklik takım düşüncesi galibiyete etki etmiştir. Top daha ne kadar yuvarlak olabilir bunu gördük Şampiyonlar Ligi’nin ilk haftasında.

Bakalım Cluj daha neler yapabilecek, Roma galibiyeti tesadüf mü değil mi göreceğiz. Ancak ben Trombetta’nın adını bir köşeye yazdım seneye Seria A takımlarından birinde yeri bence hazır…

Read Full Post »


Bu yılın en flaş transferlerine imza atan takımlardan biri. Sadece aldıklarıyla da değil, takımdan gönderdikleriyle de öyle. Uzun yıllardır bu takımla bütünleşmiş ve takımı sırtlayıp kaptanlığını yapmış Robbie Keane ve gol yükünü çeken diğer isim modern pivot santrafor Dimitar Berbatov’la yollar ayrıldı. Sürekli oynayan bu oyuncuların takımdan gitmesi ne kadar kötüyse gitmemesi de işten bile değildi. Dile kolay Keane için Liverpool 24 Milyon, Berbatov için de 38 Milyon Euro önerdi Manchester United. Transferin son saatinde de olsa gitmelerine izin verildi. Gitmelerine izin verilmedi diye sürekli mutsuz olan iki golcünün olmasındansa yeniden yapılanmaya gitmeyi tercih etmek mantıklı yoldu.

Çift UEFA Kupalı Juande Ramos’un teknik direkörlüğe getirilmesinden bu yana takımın havasında, oyun yapısında bir değişiklik olacağı belliydi. Başarılara alışmış bir hoca, başarılar kazanmış sistemiyle takımın başına getirilmişti. Gelir gelmez de farkını öyle bir belli etti ki gol sayısındaki artma bile bunu göstermeye yeterli olabilir. Ancak o somut bir şeylerle başarısını kanıtlamaya alışkın olduğundan Arsenal ve Chelsea gibi güçlü takımları sırayla mağlup edip Lig Kupasını kaldırdı.

Geldiğinde tek galibiyeti olan takıma 10 galibiyet daha kazandırdı.  27 maçta 10 galibiyet tatmin edici gözükmese de, 4-0 dan 4-4’e çevrilen Chelsea maçı ve ezeli rakipleri Arsenal’i 5-1 yenmeleri geçtiğimiz sezon için iyi sonuçlardı. Lig Kupasıyla da kitabını yazdığı UEFA Kupası’na gidişin garantilenmiş olması ligdeki 11. liği göz ardı ettirdi.

Yeni sezona da genç ve parlamaya müsait yetenekleri transfer ederek girdiler. Gidenlerin yerlerine transfer edilen oyuncular hem fizik hem de oyun stili açısından birbirine yakın isimler. Pavlyuchenko, Berbatov’un yerine alınabilecek en iyi futbolcu. Keane’in yerine Bentley uygun bir seçenek. Kanatta olduğu kadar destekçi forvet olarak da uygun bir oyun yapısı var. Dos Santos kariyeri açısından harika bir transfer yaptı. Barcelona’da Messi’nin yedeği olmaktansa burada Ramos’un elinde parlamaya çok müsait. Luka Modric, Cruyff’un klonu gibi. Takımın oyun kurucu eksiğini iyi kapatacak. Ama güçlenmesi gerek lakin daha son maçta sakatlanıp yerini Jenas’a bıraktı. Corluka Premier Lig’e alışkın bir oyuncu ve sağlam oyunu tercih ediyor. Cesar Sanchez tecrübeli, Heurelho Gomes ise yan toplarda muhteşem olduğu kadar normal toplarda da iyileşirse gol yemesi zor olan bir kaleci. Defansla uyumunun da iyi olması gerek tabi ki… Fraizer Campbell ise ManU’dan kiralanan süpriz bir yetenek…

Peki Tottenham yeni ve yıldız transferlerine karşın neden hala bir galibiyet alamadı. Sebep çok açık: İstikrar. Sayılarla konuyu biraz daha açalım. Tottenham bir önceki sezonki kadrosundan, transfermarkt.de sayfasına göre 14, wikipedia’ya göre 18 oyuncusunu takımdan gönderdi. Giden oyunculardan 8’i sürekli forma şansı bulan, bunlardan 5-6 tanesi de ilk 11’in değişmez oyuncularındandı. İlerideki Berbatov, Keane ve Aaron Lennon üçlüsü bu sene bozuldu.  Takımdan ayrılan ikili geçen sezon toplam 46 gol atmışlar. Görüldüğü üzere takım için büyük bir kayıp. Artık takım gol yollarında alışık olduğu varyasyonlardan mahrum. Gelen oyunculardan 8’inden 5’i lige ilk defa adım atıyor. 4’ü ise son Aston Villa maçında ilk 11’de başladıi. 2 yeni oyuncu da maça sonradan dahil oldu.

Yukarıda saydığım küçük ayrıntılar aslında küçük gibi gözüken büyük dezavantajlar. Henüz birbirine alışmamış, ilk defa yeni bir ligde oynayacak genç oyuncuları hemen sahaya sürmek bir risktir. Ancak gelecekte çok önemli başarıların temeli olması kuvvetle muhtemeldir. Tottenham’ın yeni kadrosunu oluşturacak bu isimlerin öncelikle birbirlerine uyum sağlamaları gerekecek. Bu 8 yeni oyuncunun lig maçlarında bir anda ilk 11’de yer bulması oynanan 4 maçta puan kayıplarının en büyük nedeni.

Ama şimdiye dek 4 maçtaki tek puanını Chelsea’ye karşı alınmış olması ümit verici. Önümüzdeki 5 hafta kısmen daha zayıf rakiplerle karşılaşak olmaları fikstür avantajı olarak gözükmekte bunu iyi değerlendirip takımın birbirine uyumunu iyi sağlamalı Ramos.  Arsenal maçına kadar takım kendini toparlamazsa bu sezon Spurs için sıkıntılı geçecek gibi gözüküyor.

Read Full Post »


Bu blog sayfasını açarken işlermler sırasında aklıma takılıp beni en çok meşgul eden işlerden biri, blog başlığı koymaktı. Başlık blogun aynasıdır diye düşünürsek kritik bir durumda hissettim kendimi. Çünkü futbol hakkındaki görüşlerimi daha çok insana yansıtabileceğim bir yer burası. Uzun ama bir o kadar da hızlı bir beyin fırtınası sonrası bu başlığı koymaya karar verdim. Ama neden?

Etrafımdaki çoğu insan futbola farklı açılardan bakabiliyor gibi gözükse de sonunda olayı getirip bağladığı yer “22 adam bir topun peşinden deli dana gibi koşuyor” oluyor. Her seferinde de böyle değil, işin içinde sadece topun peşinde koşma debelenme havada uçuşan tekmeler yok bu işin psikolojik yanı var, düşünsel yanı var , takım oyunu yanı var diye diye anlatmaktan dilimdeki tüyler geçici olarak tükendi hep. Ama piyasadaki futbol kitaplarını sırayla okumaya başladığımda futbol hakkında beni en çok etkileyen yorumu,tanımlamayla karşılaştım. Okur okumaz da bu sayfanın her yerine notlar, işaretler koydum.

Branko Elsner, 23 Kasım 1929 doğumlu Slovenyalı bir Profesör.  Almancam el verdiğince de anladığım kadarıyla Avusturya futbolunda Jupp Derwall’in, Sepp Piontek’in Türk Futbolunda olduğu gibi bir yeri var. Avusturya Milli Takımı’nın en önemli dönemlerinde onun adı geçmekte. Başarılı bir teknik direktörlük kariyeri var. WM sistemini benimseyip başarılar kazanmış futbol adamı. İşte Elsner’in, Tanıl Bora’nın derlediği “Futbol ve Kültürü” kitabındaki futbol hakkındaki tanımı,yorumu…

Kişilerarası hareket iletişimi olarak futbol
Futbol oyunu, oyuncular arasında çok yönlü bir kişilerarası işbirliğidir. Top ayaktayken öğreni iletişiminde sağlanan işbirliği bilhassa önemlidir. Oyun esnasında oluşan iletişim, öğreni ve hareket süreçlerinin işleyişine, hareket aygıtının faaliyetinin yönetimine ve düzenlenişine bağlıdır. Bu işlevler oyun esnasındaki durumlara ve çıkan hareket arızalarına uyum sağlarlar. Hareket iletişiminin (paslaşma) başarısı, futbolcuların oyundaki durumları teşhis etme yeteneklerine dayalıdır. Bu teşhisler, bir yandan doğrudan doğruya oyundan, diğer yandan hareket hafızasından gelen öğrenilerin akışına ve alınışına bağlıdır. Hareket programlarını içeren hareket hafızasına gelen öğreniler, sadece durumun teşhisini değil; dışa dönük etkinlik süreçlerini de hızlandırır. Kişilerarası hareket iletişimi sadece durumun teşhisini mümkün kılan bilişsel yeteneklere değil, hareket hafızasına kaydedilmiş programlara da bağlıdır. Bu programların sayısı, bunlara tekabul eden ve düzenli dönüşüm süreçleriyle (antrenman) de kayıtlıdır. Karşı takım oyuncuları, daima kişilerarası hareket iletişimindeki arızalar olarak görülür. Onların hedefi, iletişim aracı olan bu topu ele geçirerek veya oyunu kesintiye uğratarak, hücum oyuncuları arasındaki iletişim ağının iplerini koparmaktır.

Kişilerarası hareket iletişimi, iki veya daha fazla oyuncu arasında bağlantı kurulması ve gerçekleştirilmesiyle yürür. Bir oyuncunun öğreni çıktısı, başka bir oyuncu veya oyuncular için bir öğreni girdisidir. Bu iletişim tamamen kurulmuş, kısmen kurulmuş veya hiç kurulmamış olabilir. İletişimin kurulmuş olması, oyuncuların bir eylemin yerine getirilmesinde uyum içinde olmaları demektir; yani oynanan topun zamanlaması, yönü ve hızı, aynı takım oyuncularının hareketlerinin yönü ve hızıyla uyumludur ve karşı takım oyuncuları bu iletişimi bozmayı başaramamaktadır. Oyuncuların iletişim kuramadığı karşıt durum, bir karşı takım oyuncusu topu kaptığı veya oyun bir kural ihlali nedeniyle kesintiye uğradığı için iletişimin kesilmesi halidir. Kural ihlalinin mahiyetine göre, iki takımdan birinin oyuncuları arasında yeni bir hareket iletişimi işbirliği başlar.
Kişilerarasındaki hareket iletişiminin en önemli eklemi, iletişim aracı olan topun ayağında tutan oyuncudur. Diğer oyuncular hareket etkinlikleriyle (boşa kaçarak) kişilerarası işbirliğini kurmaya çalışırlar. Topun pas olarak verilmesine aday olan oyuncuların etkinlikleri ne kadar fazla olursa, topu süren oyuncu hangi takım arkadaşıyla doğrudan hareket iletişimi kuracağına o kadar kolay karar verir. Bir oyuncu topu bir takım arkadaşına verdiğinde oluşan iletişime, ana kanal iletişimi adını veririz. Ana kanaldan yürütülen iletişimin gerçekleştirilmesi, entegre bir hareket süreçleriyle, sahip olunan kapasiteyle ve özel bir hareket etkinliğiyle mümkün olur. Başka bir deyişle: Ana kanaldan yürütülen iletişimin başarısı entegre edilmiş temel hareket yeteneklerine ve futbola özgü hareket yeteneklerine bağlıdır.
Kişilerarası hareket iletişiminin ana kanalı yanında, oyuncular uygun etkinliklerle yardımcı kanallar da açarak iletişim hatları çekerler – hem iletişimin asli taşıyıcıları olan, topu süren oyuncuyla, hem de kendi aralarında. Bu yardımcı kanallardaki, sinyal alıp verme temelindeki öğreni süreçleriyle mümkün kılınan iletişim, oyuncular arasında hareket etkinliğiyle gerçekleştirilen kişilerarası işbirliğini düzenler. Oyuncular arasında daha fazla iletişim olması iletişim ağını genişletir ve iletişimin ana taşıyıcısına ana kanalı daha elverişli şartlarda seçme imkanı sağlar.Bu ağ aynı zamanda karşı savunmanın iletişim ağının etkinliğini azaltır.

Kıssadan Hisse

Futbol bir takım oyunudur ve takım oyununu segileyebildiğin kadar iyi takım olup iyi futbol oynayabilirsin. Bir takımın makina düzeninde oynayabilmesi takımın birbirine alışmasından, herkesin birbirinin bir sonraki harekette ne yapacağını iyi bilmesinden geçer. Bu işi en az iki oyuncuyla yapabilirsin. Rakip takım her zaman senin takım arkadaşınla olan iletişimini bozmaya çalışacak. Bunun üstesinden gelebilmek için diğer oyuncuların muhakkak yer değiştirip boş alanlara kaçması gerekmektedir. Bu şekilde takım içinde kişilerarası hareket iletişimini daha kolay sağlayıp rakibin iletişim kurmanı bozma eyleminden kurtulabilirsin. eklenti; Takım oyununu da istikrarlı bir şekilde sahaya yansıtabilirsen başarı kaçınılmazdır…

İşte futbola bakış açımı en iyi yansıtan “teknik” tanım budur…

Read Full Post »


Bundesliga’da 4. haftadaki nefesleri kesen Ruhr Derbisi’nde lider Schalke’yi Signal Iduna Park’ta konuk eden Borussia Dortmund 3-0’dan geldi, beraberliği yakaladı. Konuk ekipte gerilen sinirler sonrası Pander ve Ernst kırmızı kart görerek Schalke’yi sahada 9 kişi bıraktı. Kartların ikisinde de hakem tamamen haklıydı. İki harekette de kasıt ve sakatlamaya yönelik hareketler vardı. Ve görülen kartlardan sonra ne bir itiraz oldu ne de bir itişme… Çünkü kart gören oyuncuların kırmızı kartla hüküm giyecekleri sanki çok belliydi… Bknz…

İlk baştaki futbolcu Fabian Ernst. Direk olarak ayağa dalmaktan, direk kırmızıdan oyun dışına gönderildi. Christian Pander ise ikinci sırada ancak ilk kırmızı gören futbolcu. O da ikili mücadele sırasında kasıtlı bir tekme savurmaktan ikinci sarıyı gördü. Bu olay Fabian Ernst’in kırmızı kart görmesinden önce yaşandı. İki futbolcunun da kel ve sert oynayıp oyunun dışına atılmaları aklıma hiç izlemesem de Prison Break dizisindeki karakterleri getirdi. Onlar da agresif onlar da kel… daha ne olsun

Biraz da maça değineyim istedim. Sağolsun görsel medya her gün her türlü maçı yayınlıyor. Bu yüzden “zıplaya zıplaya” izlemek zorunda kaldığım maçı ne zaman açsam heyecan ve mücadele üst düzeydeydi. Yılların derbisi olmasının hakkını veren bir maçtı. İlk yarıda da Schalke 0-2 öne geçince sanki Petric’in gidişi yaramamış gibi gözüktü. Zira takasla gelen Mohamed Zidan varlık gösteremeyip oyundan çıkınca gelmeye başladı goller. Subotic’in yaptığı kafa vuruşu o pozisyonda yapılacak en mantıklı vuruştu. Top bir çok kalecinin öyle bir pozisyonda ulaşamayacağı bölgeye gitti. Bence ders olabilecek bir goldü.

Ah bir canlı bahis olsa da daha gol olur seçeneğine bassam da paraları kazansam diye söylendiğim anlarda Frei topu ofsayt pozisyonunda alıp, ofsayta mal edilemeyecek bir gole imza attı ki haftanın en güzel golüydü. Sol ayağıyla uzak köşeye inanılmaz bir gol atıp durumu 2-3’e getirdi. Zaten bu dakikadan sonra, doğuştan kırmızıa karta mahkum olanlar kendilerini gösterdi. 2 kırmızı kart ve Dortmund’un kazandığı penaltıyı gole çevirmesiyle 3-3 bitti maç.

Alınacak dersler var sorulacak sorular

Öncelikle düdük çalmadan maçın bitmeyeceğini gösteren ulusal takımımız gibi Dortmund da bizi örnek almışçasına galibiyeti sonuna kadar kovaladı. Beraber kalmış olabilirler ama inanarak bir şeylerin yapılabileceğine güzel bir örnek.

Subotic’in attığı gol gerçekten bir ders olmalı. Ters ayakla, kaleden uzaklaşarak falso alarak kullanılan bir kornerde nasıl yer alınmalı ve nereye vurulmalı bunun örneğini çok iyi veriyor bu pozisyon.

Topu ofsayttayken almış olsa bile “Frei‘ca” (özgürce manasında) atılan ikinci Borussia Dortmund golü ofsayta bahane edilemeyecek bir gol. Top nasıl çaprazdan sert ve düzgün bir vuruşla uzak köşeden ağlarla buluşturulur diyor bu gol.

En önemli ders ise bu golden sonra durum 2-3 Schalke’nin lehine iken hiçbir şey kaybedilmemişken iki oyuncunun birden ardarda kırmızı kart görüp takımlarını 9 kişi bırakmaları. Neyi düşünerek ya da neyi düşümeyerek yapar bir futbolcu bunu anlam veremem. Üstelik kaybedilen bu puan, her takımın birbirini yenebildiği Bundesliga’da bir çok şeye mal olabilir.

Onlarda da var bu düşüncesiz tavır, bizden farkları yok diyenler muhakkak olabilir. Ancak bizden farkları yok diyeceğimize fark yaratmaya çabalayalım ya da sadece kendi oyunumuza bakalım…

En son Arsenal-Villareal maçında karşımızda çıkmıştı bir sincap kardeş yeşil sahalarda karşımıza… Futbol sezonuna merhaba diyor gibi bizden de ona merhabalar…

Read Full Post »


Turkcell Süper Lig’de ilk üç haftada hakemler rekor kırdı: 20 kırmızı, 127 sarı kart. 3 haftada hakemlerin eli toplam 147 kez cebine giderken, en çok kart kullanan Fırat Aydınus oldu. Aydınus, futbolculara 7 kırmızı 19 sarı gösterirken, Cüneyt Çakır ise 5 Kırmızı 9 Sarı çıkardı. Kartlarını en az kullanan Serkan Çınar ise sadece 1 Sarı kart gösterdi.

Gerçekten rekor gibi bir şey bu sonuçlar. Diğer liglerde çıkan kart sayılarından bir haberim ama zaten onlarla bir kıyaslamaya girmek niyetinde değilim. Daha ziyade kendimize dönüp bakalım bu kadar kartın sebebi nedir diye. Yoksa karşılaştırmaya kalkarsak sonuç belli… Eee onlarda da bu kadar kart çıkmış ne var ki bunda…

Futbol sert oyundur. Hatta faul yapmak bile bence oyunun gereğidir, bir kuralıdır. Ancak bu fauller yapılırken yapan kişi karşısındakini sakatlayacak kasti hareketlerden uzak durmalı. Yani küt diye gelip adamın alnının ortasına dirseği bindirmek yerine, koşan adamı durdurmak için ufaktan ayağına dokunsa sonuç belli faul ve yapana sarı kart… İşte bu oyunun içinde bir harekettir ve bence de bu yüzden faul yapmak oyunun bir kuralıdır.

Oyunun kuralı olmayan şey ise hakeme itiraz etmek! Bugüne kadar benim izlediğim maç sayısının bir çok katı maç izlemiş insanlara sorsak hakeme itiraz edip kararı değiştiren kaç olay vardır diye, bir emsal göstereceklerini sanmıyorum. Ama bizim futbolcumuzda var bir inat bu konuda bir ilk olmak konusunda.

En son itirazdan kartı Volkan gördü aklımda kalan. Bir sarı kart da Ayhan görmüştü hakemden rakibe kart göstermesini isteyerek. Kim bilir bu 127 sarı kartın kaç tanesi itirazdan, hakeme işini öğretme çabasından çıkartıldı merak ediyorum.

Bu kadar kart gösterilmesinin başka sebepleri de olabilir tabi ki itiraz dışında.  Futbolcu sert girebilir, düdükten sonra topa vurmuş olabilir ve tabi ki hakem haksız yönetim göstermiş de olabilir… Her yol hakemlere çıkıyor ya böyle durumlarda!

Bence eğer bu kartların gösterilme sebebi de araştırılırıp yayınlanırsa H,akemlerimiz mi çok acımasız ya da haksız kullanıyor kartlarını, yoksa futbolcular mı çok sert oynuyorlar ya da mental açıdan bazı şeyleri aşamamışlar mı daha iyi anlayabiliriz… Yani bir kere de skora bakmasak diyorum!

Read Full Post »


“Nasılı, masılı yok abi. Galatasaray golü attı. Herkes seyircisine koşuyor ve golün sevincini yaşıyordu. Ben de kaleden topu çıkarıyordum. Bir de baktım karşıma dikilmiş ve bana küfür savuruyor. Pis pis de gülerek tahrik ediyor. Ağır küfürler ediyor. Var mı böyle şey. Profesyonellik bir yere kadar. Ben ailem için varım. Adrenalinin yükseldiği dakikalar. Bir anda çıldırdım. Üzüntüden kahrolduğum anda, çileden çıkardı beni. Yaptıklarından dolayı asla pişman değilim. Bugün olsa yine aynısını yaparım. Türkiye’de örf ve adetlerimiz var. Deyin yerindeyse, bu hareket öldürme sebebidir. O yaptığı küfürler nedeniyle adam vurulur. Sıkıyorsa gelsin o küfürleri dışarıda yüzüme karşı söylesin. Sahada birşey yapamayacağımı çok iyi biliyor.

Bu sözler ulusal takımımızın kalecisine ait. Tamam, çok gergin bir maçtı. Son dakikada zorla atılan-yenen golle skor 2-1 olunca bir patlama yaşanması normaldir. Olması beklenen bir şey olsa da bu kavga, kesinlikle olması gereken değildi.

Maçtan sonra Volkan için yapılması gereken şey bence kadro dışı bırakılması iken, Fenerbahçe yönetimi ise “dışarıda dese öldürürdüm” mesajını veren futbolcusuna bir kuruş para cezası bile vermedi. Belli ki kulağını bile çekmemiş. Bir de PFDK’nın verdiği 6 maçlık ceza 4’e indirildi. Bu ne demektir; “Yaptın bi eşşeklik, suçlusun ama adam anana bacına küfretmiş kardeşim! Yerinde olsam ben de vururdum bi tane. O yüzden cezanı indirdik ağır tahrik var işin içinde. Delikanlı adammışsın be Volkan …..”

Fenerbahçe Yönetimi ve Federasyon’un bu tavrı göstermiştir kırmızı kartı Volkan’a, Çek Cumhuriyeti ve Hacettepe maçlarında. Çünkü iddialara göre Jan Koller de çok ağır sözler söylemişti Volkan’a. Volkan’ın da maşallahı varmış yabancı dilini çok geliştirmiş. Kim ne “küfür” ederse anlıyor. Acaba Türkiye hakkında sorular sorulsa güzel İngilizcesiyle anlatabilecek mi? Hacettepe maçında ne yaptı canım abartıyorsun diyenler olabilir. Ama Volkan kaçan penaltının ardından hakeme yönelip yine “bak işte penaltı değildi gördün mü yukarıda allah var” diyerek penaltı olmadığı konusunda itirazlarına devam etti. Hakeme itiraz kesinlikle sarı karttır. Bunu bilmiyorsa oynamasın.

Geçtiğimiz Şubat’ta oynanan Galatasaray maçından itibaren ben bu adamın Ulusal Takım kaleceliğini haketmediğini düşünüyorum söylüyorum. Zaten Çek maçında da ben bu kaleyi haketmiyorum Tuncay bile geçse olur demişti. Neyse ki son dakikada yemişti de kartı yine biz sırtını sıvazladık koskoca Koller’i de devirdin be koçum aslanım diyerek.

Kaleci Profili
Bir yanda Hamidou’nun yediği golden sonra yanına gidip onu teselli edip, maç sonu da bunlar futbolun içinde olan şeyler Hamidou’nun yerinde olmak istemezdim diyen Aykut… Bir yanda penaltı kurtarıp yarı finale çıkmaya hak kazanmasına karşın sevimek yerine ilk olarak Petric’in yanına yönelen Rüştü… Bir yanda da “pişman değilim bir daha olsa bir daha yaparım” diyen Volkan… Harbi adammışsın be Volkan!! Yine yaptın yapacağını…

Read Full Post »


Rus takımları 17 yaş altı milli takımımızın yıldızlarından Caner Erkin’in CSKA Moskova’ya transfer olmasıyla keşfetti Türk futbol pazarını. Ardından son şampiyon Zenit St. Petersburg Fatih Tekke’yi transfer edip, bu oyuncudan verim alınınca diğer takımlar da Türk futbolunu yakından incelemeye aldı. Rubin Kazan’ın Gökdeniz transferiyle bu durum doruğa ulaştı.

Türk Pazarı’nın Keşfi

2007 yılında Galatasaray’dan Stjepan Tomas’ı ve Hasan Kabze’yi kadrosuna katan Rubin Kazan takımı bir anda ülkemizde de adı anılır bir takım olmaya başladı. Gökhan Ünal ve Mehmet Topuz’u transfer etme çabalarıyla bir dönem gündeme oturan takım, Hasan Kabze’nin golleriyle kazandıkça, kelime oyunlarını çok seven medyamız tarafından da “Rubin ‘Kazan’dı” cümleleriyle bir çok kez manşetlere taşındı.

Son manşetini de Trabzonspor’a bonservis bedeli için 8.7 Milyon Euro ödeyerek kadrosuna kattığı Milli oyuncumuz Gökdeniz’in transferiyle attı Rubin Kazan. Peki neyin nesidir bu takım, biraz daha yakından bakalım.

Lenin’in Mıntıkası

Gorbunov Farbrikası tarafından 1930’larda kurulan takım, hızlı bir çıkışla Kazan şehrinin güçlü takımlarından biri haline gelir. Lenin’in üniversite öğrenimi bitirdiği şehrin takımı, o dönemlerdeki siyasi durumlardan dolayı adını bir çok kez değiştirmek zorunda kalır. Önce “Lenin’in Mıntıka Takımı” ve “Krylia Sovetov”, olur. Sonra uzun bir süre “Iskra” olarak anılırlar ve sonunda bugünkü adı “Rubin” olarak anılır.

Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’ın takımı Rubin senelerce, ikinci lig ve birinci lig arasında mekik dokumuş bir takım. Yani bizim liglerimizdeki Kocaelispor, Sakaryaspor, Eskişehirspor gibi bir takım görüntüsünde. Tarihlerindeki en önemli ve ilgi çekici maç 1947 yılında, Spartak Moskova ile yapılan dostluk maçı. 2-6 mağlup durumdayken 6-6 biten maç sonrası inatçı karakteriyle anılmaya başlar. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse inatçılığı 1. lige çıkmak ve oradan düşmemekle sınırlı kalmıştır.

Lig Geçmişi

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dağılana kadar, Sovyet Şampiyonlar Ligi(Soviet Top League) olarak nitelendirebileceğimiz ligde hiç mücadele edemeyen ekip, uzun bir süre alt liglerde mücadele etti. 1993-1994 sezonunda Gençlerbirliği’ni de çalıştıran teknik adam Kurban Berdyev’in 2001 yılında takımın başına geçmesiyle yükselişe geçerler. Aynı anda takımın başkan yardımcılığını da yapan teknik adam, takımı 2003 sezonunda “Russia Premier” Ligi’ne çıkarır. Premier Lig’deki ilk sezonunda büyük bir sürpriz yapıp ligi 3. bitirip, UEFA Kupası’na katılmaya hak kazanırlar.

Bu başarılarını 2003 sezonunda kendi sahalarında oynadıkları 15 maçta, aldıkları tek mağlubiyet ve iki beraberliğe bağlamak mümkün. İlk defa katıldıkları UEFA Kupası serüvenleri kısa sürer ve ilk turda elenirler. 2004 sezonunda 10., 2005’te bu sefer kendi sahalasında oynadığı 15 maçtaki yenilmezliği ile 4. , 2006’da 5. ve geçtiğimiz sezonda da 11. olarak bitirirler ligi.

Sezon Hedefleri

Resmi olarak 1958 yılında bugünkü adını alan takım bu sezon 50. yaşını kutluyor. 2005 senesinden beri kulübün başkanlığını ve Tataristan’ın başkan yardımcılığını yapan Alexander Gusev, bu sezonki hedeflerini Avrupa Kupaları’na katılmak olarak belirlemiş.

Bunu başarabilmek için de daha önceki sezonlarda harcamadıkları kadar transfere para harcamışlar. Transfermarkt.de sitesine göre toplamda 19.45 Milyon Euro’ya yapılan transferlerde göze çarpan ilk isim Gökdeniz Karadeniz.

Bonservis bedeli ile kulübün en pahalı futbolcusu konumundaki oyuncuyu, Arjantinli genç stoper Cristian Daniel Ansaldi izliyor. Rusya Ligi’nin ve Milli Takım’ın en tecrübelilerinden Sergey Semak bu sıralamada üçüncü. Bir süre Fenerbahçe formasını da giyen Ukraynalı Sergev Rebrov da bu sezon Rubin Kazan’a gelen tecrübeli oyunculardan. Bu listeye tecrübeli golcü Savo Milosevic’i de eklemeden geçmeyelim.Stjepan Tomas ve Hasan Kabze de bu takımın avrupa kupaları tecrübesine sahip oyuncuları arasında göstermek gerekir.

İki Tane Stadyum

Ülkemizdeki takımlar futbol oynamak için bir tane bile stad bulamazken, Rubin Kazan’ın iki tane stadı bulunuyor. Biri Rubin-2 ve Rubin Rezerv takımlarının maçlarını oynadığı 10.000 kişilik kapasiteli “Rubin” stadı, diğeri Rubin Kazan takımının oynadığı 30.000 kişi kapasiteli, daha önceki adı “Lenin Stadı” olan “Central Stadium”.

Bu Sezon Ne Yapabilirler?

Tarihlerinde hiç şampiyonluk görememiş takım bu sezon bunu başarabilecek gibi gözüküyor. Bu konuda bir yorum getirmek için ne kadar erken olsa da şu ana kadarki performanslarına bakarsak en azından Avrupa Kupaları’na katılma amaçlarına ulaşacak gibi gözüküyorlar.

Bu sezon ligde oynanan 20 maçta12 galibiyetleri ve iki mağlubiyetleri var. Bu maçlarda 30 gol atıp 15 gol yediler. Uzun zamandır da birinci sıradalar. Geçen sezonun şampiyonu ve bu senenin UEFA Kupası finalisti Zenit St. Petersburg’u hem deplasamanda 3-1, hem de içeride 4-1 yenerek şampiyonluk konusunda inatçı olduklarını gösterdiler. Milli maçlar sebebiyle lige verilen araya birinci girmeleri üst sıralardaki yerlerini garantiledi denilebilir.

Rus Takımları’nın Türk Futbolu’na Katkısı

Türkiye’de ulaşamadığı şampiyonluk ve UEFA kupasına Zenit takımı ile Rusya’da ulaşan Fatih Tekke’den sonra Gökdeniz Karadeniz’in de aynı başarıyı Rubin Kazan’la gösterebilir. Türk futbolu ve futbolcuları için önemli bir gelişme olmaya aday bir durum.

Mesela Trabzonspor’da şampiyon olamayan oyuncuların şampiyonluk görebilmek için de iyi bir “kaçış” kapısı olabilir. Ayrıca Türk Futbolcusunun kalitesini gören Rus takımlarının ülkemizden yapacağı muhtemel transferlerle, ülkeye giren dövizdeki artışın ekonomiye önemli bir katkısı olabilir. Tabi bize ödedikleri parayı yayın haklarıyla geri almaları da mümkün.

Eğer Rus takımları, Türk oyuncuları tercih etmeye devam ederse, ülkemizde yurtdışına çıkan futbolcuların fazlalığı ile forma şansı bulamayan genç oyuncuların önü açılacak ve bu sayede oyuncuların gelişimesi mümkün olacak. Gelişebilmenin diğer bir yolu olan devinim, bu sayede gerçekleşebilir ve Türk futbolunun ve futbolcusunun gelişimi mümkün olur.

Read Full Post »


Uyuşturucular, hayat kadınları ve intihara teşebbüs: Kazanılan son şampiyonluğa rağmen, aslında San Siro’da hayat hiç de göründüğü gibi değil… (Four Four Two-İngiltere Temmuz 2008)

Tartışmalar hiç bir zaman Inter Milan’ın yakasını bırakmadı. Şike skandalı olmaksızın kazanılan son şampiyonluğa karşın, kulübün altyapı takımında oynamış genç bir oyuncunun açıklamaları Inter Milan kulübünün üzerine gölge düşürdü.

İsveç Genç Milli Takımı’nın eski kaptanı Martin Bengtsson’ın yazdığı, “San Siro’nun Gölgesi” kitabı, oyuncunun Inter Milan’ın genç takımında geçirdiği dokuz aylık dönemi anlatıyor. Kitap içerdikleriyle İtalya’da ve İsveç’te ufak çaplı bir sansasyona sebep olmuş. Çünkü Milan ekibinde geçirdiği dokuz ay boyunca kendini askeri kamptaymış gibi hisseden genç yetenek, sonunda yaşadığı bunalıma dayanamayıp intihara teşebbüs etmiş. Söylenene göre hafif uyuşturucu kullanımı yaygınmış ancak gençlere çok az veya hiç özel yaşama alanı bırakmıyorlarmış.

İsveç’in Orebro takımında başladığı futbol hayatına, büyük maçlarda ustalık içeren golleriyle ününe ün katmaya başlayan yaratıcı orta saha oyuncusu Bengtsson, 17 yaşındayken Inter Milan’ın yetenek avcıları tarafından keşfedilmiş.

Takıma ilk geldiğinde her şey iyi giderken, Avusturya’da yapılan kampta her şey tersine döner ve iki oyuncu esrar içerken yakalanır. Bengtsson’un iddialarına göre, kulüp bu olaydan sonra bütün oyuncuları cezalandırır ve kampta kısıtlama politikası başlatır.

“Her zaman nereye gittiğimizi, ne yaptığımızı haber vermek zorundaydık. Hapishane gibiydi. Futbolcular farklı şekilde tepkiler verdi. Kimi uyuşturucu maddelere yöneldi, kimi de hayat kadınlarıyla problemler yaşadı. Bense duygularımı kendime sakladım ve bir müddet sonra birikmeye başladı.” diyen Bengtsson, kendini yazmaya vererek bu bunalımdan kurtulmaya çalışır. Ancak antremandan odasına döndüğü bir gün odasına geri geldiğinde, temizlik görevlisinin yazdıklarını çöpe attığını farkeder. “O gün bu dünyaya ait olmadığımı farkettim. Kimsenin zayıf olduğumu düşünmesini istemediğim için eve de dönemezdim. Ve… kendi hayatımı almaya karar verdim.” diyerek bileklerini keser, uyandığında ise kendini hastanede bulur.

Inter kulübü, Bengtsson’u ülkesine dinlenmeye gönderir.Yaşadığı bunalımı atlatmak için psikolojik destek alan oyuncu, bir yandan da kendisine terapi gibi gelen yazmaya geri döner ve bu yaşadıklarını kitaba döker. Şimdi 23 yaşında olan Bengtsson artık gazeteci olarak hayatına devam ediyor. Inter’deki eski takım arkadaşlarıyla görüşse de, futbolu bıraktığından beri kendini yeniden tanıyan oyuncu, futboldan uzak kalmayı tercih ediyor.

Her zaman alt yapı sistemlerini övdüğümüz yabancı takımların, aslında o kadar da iyi olmadıklarınının ve daha çocuk yaşta profesyonel hayata atılan futbolcu adaylarının yok ediliş öyküsü gibi. Belki de bu yüzden uzun süredir Inter Milan’ın altyapısından oyuncu yetişmiyor olabilir mi?

Read Full Post »


Son birkaç yıla bakıldığında transfer sezonunun ‘para saçan’ takımı Real Madrid, bu sezon eski performanslarına zıt bir görüntü çizip Robinho’yu göndererek kâr eden takım konumuna geçti. (Cumhuriyet Spor Eki Sayı:111 / 09.09.2008)

Florentino Perez, 2000’de başkan olur olmaz Luis Figo’yu Barcelona’dan 60 milyon Avro’ya aldı. Makelele,Conceiçao transferleriyle harcamalar 120 milyon Avro’yu buldu. Her yıl bir yıldız almayı transfer politikası yapan Perez; sırayla Zidane, Ronaldo ve Beckham’ı takıma kattı. ‘Galacticos’ lakabını alan takıma Perez, yine de transfere doymadı. Ardından M.Owen, W.Samuel, J.Woodgate, Robinho, Baptista, Ramos transfer edildi. Yapılan bu hamleler birçok kulvarda zafere ulaşmak içindi. Ancak Perez döneminde harcanan 425 milyon Avro’ya karşın kazanılan kupa sayısı 7’de kaldı. Her biri en az bir kez dünyanın en iyi oyuncusu seçilmiş isimlerden kurulu kadrodan beklentiler doğal olarak daha yüksekti. Ancak 4. bitirilen 2004-05 ve Barcelona’nın 12 puan gerisinde 2. olunan 2005-06 sezonları sabırları taşırdı. Taraftarlarca sallanan beyaz mendiller Perez’i istifa ettirdi.

Değeri gidince anlaşılan Makelele’den sonra 2005’te Figo,Owen, Morientes ve Solari gönderildi. Zidane 2006’da futbolu bıraktı. Perez’in halefi Ramon Calderon, sakatlıklardan kurtulamayan Ronaldo ve Galacticos’un son ‘TV yıldızı’ Beckham’ı da ‘Hollywood’a yollayarak takımda bahar temizliği yaptı. Fabio Capello’yu getirerek kısa süre için de olsa en doğru hamleyi yaptı. Real Madrid’e 2. kez gelişinde kaldığı tek sezonu zor da olsa yine şampiyon bitirmesine karşın Capello’nun görevine son verildi. Çünkü Calderon’un gönlünde Barcelona Kulübü’nün üyesi de olan Alman Bernd Schuster vardı. Getafe’yle harikalar yaratan Alman teknik adam, sportif direktör Predrag Mijatovic’le yeni bir oluşumun temellerini attı. Gözler yine yıldızlara dikilmişti. Ancak bu kez belirgin bir fark vardı. Robben, Sneijder, Pepe ve Drenthe gibi kadroya katılan oyuncular oldukça genç ve başarıya aç isimlerdi. Takımın tecrübeli ve ‘kemik’ oyunucularına uyum sağladılar ve ilk sezonlarında Barcelona’ya 18 puan fark atıp lig şampiyonu oldular. İspanya Süper Kupası’nı da kazanıp duble yaptılar.

Geleceğin kadrosunu kurmaya 2007’de başlayan takım, bu sezon da aynı transfer politikasına devam edip 33.5 milyon Avro harcayarak 4 genç oyuncuyu renklerine bağladı. Yani 4’ü bir Robinho etmiyor.

Real Madrid, 2000’den beri ilk kez altyapıdan gelen 7 oyuncuyu birden A takım kadrosunda hazır bulunduruyor. Öyle ki İspanya Süper Kupası finalinin rövanşında ilk 18’de yer alan 6’sı da forma giydi. Öz kaynak de la Red de golü attı. Daha önceki yıllarda da bu sayıya yakın oyuncu bulundursalar da Casillas, Raul ve Guti dışında hiçbiri sürekli forma şansı bulamadı.

Real Madrid hatalarından ders almış. Başarıya doymuş futbolculara, geleceği parlak ve başarıya aç oyuncular tercih edildi. 6 altyapı oyuncusunu da maç kadrosunda bulundurarak öze dönüşün sinyallerini verdi. Son 3 sezondur kadroda sürekli yer bulan 12 futbolcuya geçen sezon 8, bu sezon da 4 oyuncu eklendi ve istikrardan yana yürütülen politika başarılı oldu. Galacticos’tan öz kaynak sistemine dönen Real Madrid, bu kez farklı bir yapıyla izlenmeye değer…

 Anadolu Takımı!: Florentino Perez’in başkanlık yaptığı 6 sezonda 6 teknik direktör değiştiren Real Madrid, ‘Anadolu takımı’ görüntüsü çizerek sportif başarıdan da uzak kaldı. Bu dönemde del Bosque 141 maçla en çok, J.A.Camacho ise 3 maçla takımın başında en az kalan teknik direktörler oldu.

Read Full Post »


Başlık bile tek başına her şeyi anlatıyor aslında. Aynı anda çok da önemli mesajlar barındırıyor. Bir futbolcu sahada 90 dakika mücadele ettikten sonra bu cümleyi sarfediyorsa döneminin sonlarına geldiğini anlamış olabilir mi?

Zeytinburnuspor’dan transfer edildiğinde ufacık çocuğa bu kadar para verilir mi diye kızmışlar Adnan Polat’a. Altyapı eğitimini aldığı Galatasaray forması altında 16 yaşında Borussia Dortmund maçında sahaya adımını attı. Daha o yaşlarda bir şeyler olacağı belliydi. 11 kez U-15, 37 kez de U-16 formasını giymiş olması bile bu yorumu yapmaya yeter. Ama o zamanlar çok daha büyük futbolcu olması gereken Emre Belözoğlu şimdilerin “tahammül edilen oyuncusu.

Galatasaray’da oynarken takımın “ufaklığı” Leeds maçında Kewell’dan sonra kırmızı kart görerek oyun dışı kalmıştı. Böylelikle final’de oynama şansını kaybettikten sonra kariyerine finale çıkan bir takımın oyuncusu olmayı ekleyebildi. Sonraki sezonda da şampiyonlar liginde çeyrek final oynadı. Buraya kadar her şey güzelken, sevenlerini bir kenara atıp bedelsiz olarak Inter’e gitti. Kariyer olarak çok iyi bir adım attı elbette. Ancak taraftar bu adamı vezir de eder rezil de… Galatasaraylılar yine de ona destek vermeye devam etti. Ne de olsa Avrupa’da bir “Galatasaraylı” vardı.

Bir sezonda minimum 50 maça çıkan takımda “il Turco” 4 sezon boyunca 78 maç oynayabilmiş. 200 maçın 79’unda oynamak bir şey olarak görülebilir ama Pele tarafından en iyi 100 futbolcu arasında gösterilen bir futbolcunun performansı tatmin edici olabilir mi? En mükemmel oynadığı 7.12.2002’deki Lazio maçı dışında akıllarda kalan bir performansı yok. Takımını beraberliğe taşıyan inanılmaz iki golünü unutmak mümkün değil tabi ki… Ancak 2004’te başlayıp peşini bırakmayan sakatlıklar sonrası kariyerinde ister istemez düşüşe geçti. Premier Lig İtalya Ligi’ne göre iyi konumda olsa takımlar karşılaştırılınca yeni takımı Newcastle daha düşük seviyede bir takımdı.

Yine sezonda aşağı yukarı 45 maç yapan bir takımda 3 sezonda 58 maç yapabildi. Yine fazla tatminkar olmaya bir performans sergilerken iyi oynadığı bir kaç maç dışında çok bir şey yapamadı. ‘Inter’de yıldızlara tercih edilip forma şansı bulamadı Newcastle’ı alır götürür…’ denilirken sakatlıklarla boğuşmak zorunda kaldı. Bu süreçte bir de Joey Barton gibi TFF 2. Lig’de bile oynayamayacak bir oyuncuya tercih edilir oldu.

Bu sene, muhtemelen evlilik sebebiyle, Avrupa’ya açılırken kalbini kırdığı taraftarların kalbini ikinci kez kırarak ülkeye geri dönüş yaptı. Kariyerinde bir geri adım daha atan Emre, ayrıca büyük bir taraftar kitlesini de kaybetti. Kaybettiği taraftar kitlesinin Milli Takım maçlarında ilk hatasında tepki göstermesi de bu yüzden. Onun açısından bakarsak, teklif edilen paraya hayır demek kolay değil.  Zaten son 7-8 senesini yaşadığı kariyerinde sürekli sakatlanan bir oyuncu olarak bu parayı da başka yerde vermezler.

2002 Dünya Kupası’nın ardından avrupanın aranan oyunculardan olan Emre, 2008 Avrupa Şampiyona’sı sırasında ise sahada “aranan” oyuncu oldu. Tek maça çıkıp sakatlandıktan sonra yedek kulübesinin demirbaşı oldu.  2010 Dünya Kupası yolunda da Ermenistan maçında “tahammül edilen” futbolcu. Bence tahmmül edilen oyuncu statüsüne 17-19 yaşları arasında ilk defa A takıma çıkan futbolcular girer.

Fatih Terim ise “90 dakika sahada tutarak oyuncumuza güven aşılamak istedik” diyor. Milli Takım’ın kaptanı ve en kariyerli futbolcusu özgüvenini kaybetmişse, burada hem o takım için hem de o futbolcu için çok büyük bir problem var demektir. Böyle kariyere sahip bir futbolcunun sahada güvensiz olmasının sebebini kendisi bulup, kendine artık çeki düzen vermeli. “Bana tahammül etti” diyerek bazı şeylerin farkına vardığı kesin. Ancak hala 16 yaşında Borussia Dortmund maçına çıkan güven kazanması için tahmmül edilmesi gereken biri olmadığını da unutmamalı. Çabucak toparlanmalı, çünkü devir artık Nuri Şahin’in, Mehmet Topal’ın, Selçuk İnan’ın, Uğur İnceman’ın devri… Eğer bu sene de bir şeyler yapamazsa bu kadar çok alternatif var iken onun için kapılar kapanabilir…

Read Full Post »


Geçen sezon Getafe’nin maçlarını izlerken önce ismi sebebiyle, sonra da oyun zekasıyla aklıma kazındı bu isim. Getafe geçtiğimiz yıl UEFA’da son sekize kalırken gruplarda Tottenham deplasmanında ve elemeli maçlarda 4.tur’da karşılaştıkları Benfica’ya deplasmanda attığı gollerle önemli role sahipti. Real Madrid altyapısının son mahsullerinden olan oyuncu trasfer döneminde yuvaya geri dönerken Bernd Schuster için de çok çok iyi bir alternatif olacağının sinyallerini verdi.

Real Madrid altyapı takımına 14 yaşında adım atan, de le Red takımın da en genç oyuncusu olur. İstenilen düzeyde olmadığına karar verilip CD Mostoles takımına gönderilir. Ancak kısa bir süre sonra tekrar takıma katılır. 4 sezon altyapı takımlarında oynadıktan sonra, dönemin altyapı teknik direktörü Quique Sanchez Flores Getafe’nin başına geçince de la Red’i de yanında götürmek ister. Ruben bu ilgiden çok memnun kalırken, her zaman ilk önceliğinin Real Marid olduğunu söyleyerek takımda kalmaya devam eder.

Real Madrid’in ‘Anadolu takımı’ edasıyla tenik direktör sirkülasyonu yaşadığı dönemde 4 aylığına takımın başına Mariano García Remón zamanında Kral Kupası maçında ilk defa A Takımın formasını giyse de pek fazla forma şansı balamaz. Capello’nun takımın başına geçmesiyle altyapıdan takım arkadaşları Miguel Torres ve Miguel Ángel Nieto ile 2007 sezonunun şampiyon kadrosunda bulundu.

Yolu Getafe ile geçen sezon tekrar kesişen de la Red, transfer sezonunun son gününde bu sefer bu takımdan gelen teklifi kabul eder. Bir önceki sezon kupa finali kontenjanından yararlanan Getafe ile UEFA Kupasında oynama şansına erişir. Takımıyla çıktığı 49 maçın 39’unda ilk 11’de başlarken bu maçlarda 7 gol atıp, 3 de asist yapmış. Zaten toplamda 9 gol ve 4 asisti bulunuyor. Böyle istatistiğe sahip bir oyuncuyu da Real Madrid’in forvetleri arasında gösteren en önemli istatistik sitelerinden olan webportalını garipsedim. (Bknz.) Her şey bir yana bu oyuncunun EURO 2008’de orta sahada oynadığının da mı farkında değiller ki zaman zaman Mehmet Topal gibi zorunluluktan defansta oynadığı da bilinen bir oyuncu. (Bknz 2.)

Milli Takım performansı ise kulüp kariyerine nazaran daha parlak bir görüntüye sahip denilebilir.  2004-2007 yılları arasında 21 yaşaltı takımında 15 maçta forma giyerek önemli bir rol üstlendi. 21 yaşaltı takımında hiç gol atamasa da oynadığı oyunla dikkatleri çekmeyi başardı. Getafe’deki parlak performansıyla da A takıma çağrılmaya başladı. İlk defa çağrıldığı İtalya maçı kadrosunda bulunmasına karşın, bu maçta forma giymedi. Forma giyip giymediği konusunda tam emin olamamakla beraber şampiyona öncesi Peru ve ABD hazırlık maçlarının kadrosunda bulundu. İsviçre ve Avusturya’daki şampiyonada İspanya’nın kadrosunda bulunan de la Red, Yunanistan karşısında Luis Aragones’in ilk 11’de tanıdığı şansı çok iyi değerlendirip, ilk resmi maçında çoğu kalecinin çıkaramayacağı ‘delici’ bir gol attı. Diğer maçlarda forma giymese de şampiyon olan takımın kadrosunda bulunarak kariyerinde önemli bir başarıya ulaştı.

Bu yazıyı yazmama sebep olan Valencia’yla oynanan Süper Kupa maçındaki golüyle aklımın bir köşesine  yazdım bu adamı. Başlı başına inanılmaz bir maç olan karşılaşmada 9 kişi  kalan Madrid ekibinin 3. golüne imza attı. İlk maçın 3-2’lik skor dezavantajını attığı golle 85. dakikada attığı golle avantaja çevirirken, rakibin moralini öyle yerle bir etti ki; moralman çöken rakip 88. dakikada 4. golü de yedi. 30-35 metre mesafeden attığı golle tekniğini, oyun görüşünü, kafası her zaman havada oynadığını ve her zaman golü düşündüğünü gösterdi de la Red. Real Madrid ligde sezona kötü başlarken Deportivo maçında veliahtı olacağını tahmin ettiğim ”Guti”nin -isim benzerliği tesadüf müdür? José Maria ‘Gutiérrez’ Hernández- yerine 81. dakikada girerek pek fazla varlık gösterememiş olsa da ileride kendisinden çok fazla söz ettireceğini düşünüyorum.

Read Full Post »


G.Saray, Kewell ve Meira’dan sonra dünyaca ünlü Çek yıldız Milan Baros’u da renklerine bağlayarak ses getirdi. Daha 27 yaşında olan Baros, kariyeri başarılarla dolu bir futbolcu. Çek Cumhuriyeti Ulusal Takımı’nın da önemli oyuncularından olan Baros, ülkesinde ‘Ostrava’nın Maradona’sı’ lakabıyla anılıyor. (Volkan Ağır-Cumhuriyet Spor Eki Sayı:110 02.09.2008 )

Çek Cumhuriyeti’nin Vigantice bölgesinde 28 Ekim 1981’de dünyaya geldi Milan Baros… Roman kökenli futbolcu, 1998’de futbol hayatına Banik Ostarava’da (Çek Cum.) başladı. Formasını 3.5 yıl giydiği bu takımda 76 maçta 23 gol atan Baros, 2001’de 5 milyon 300 bin Avro karşılığında Liverpool’a transfer oldu. 5 numaralı formayı sırtına geçiren Milan Baros, 2002-03 sezonunda 12 gol kaydetti. 2003-04 sezonunda ise Blackburn Rovers’la deplasmanda yapılan maçta ayak bileği kırılınca yeşil sahalardan 6 ay uzak kaldı.

Portekiz’de düzenlenen Euro 2004, Milan Baros için adeta yeniden doğuş oldu. Geçirdiği ağır sakatlığa karşın ulusal formayla yeniden vitrine çıkan Baros, şampiyonada 5 gol atarak ‘altın ayakkabı’ ödülünü aldı.

Bir sonraki sezon Michael Owen ve Emile Heskey’nin satılıp Djibril Cisse de ağır bir sakatlık geçirince, Rafael Benitez’in en önemli kozu haline geldi ve sezonu 13 golle noktaladı. 2005’te İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi finalinde maçın başlama vuruşunu Harry Kewell’la yapan Baros, kupanın kazanılmasında da önemli rol oynadı.

Takımda huzursuz olduğu İngiliz basını tarafından sıkça dile getirilen Milan Baros, 2005’in Ağustos’unda Aston Villa’ya transfer oldu. Bu takımdaki ilk sezonunda 25 lig maçında 8 gol atan Milan Baros; FA Cup’ta 3, Lig Kupası’nda da 1 gol kaydetti. Aston Villa’da 10 numaralı formayı giyen Baros, beklenileni veremeyince taraftarlarca ‘istenmeyen adam’ ilan edildi. 2005-06 sezonuna ‘mutsuz’ giren Çek yıldız, ocak ayı transfer döneminde bir ara Beşiktaş forması da giyen Norveçli yıldız John Carew’le takas edilerek O.Lyon’a geçti. Baros, Aston Villa kariyerini 51 maçtaki 14 golle tamamladı.

Milan Baros, O.Lyon’da oynadığı futboldan çok karıştığı ‘skandal’larla anıldı. O.Lyon’un Rennes’le 18 Nisan 2007’de yaptığı maçta Kamerun doğumlu Stephene Mbia’ya ‘ırkçı’ davranışlarda bulunmakla suçlanan Baros, uzun süre Fransız basınının gündemini işgal etti.

Hız tutkusu da olan Çek futbolcu, Ferrari F430’la Fransa’da hız limiti 130 km. olan otobanda 271 km.’yle (hız rekoru)polis radarına yakalandı. Fransız polisince gözaltına alınan Milan Baros, taksiyle Lyon’a geri gönderilirken arabasına ve ehliyetine de el konuldu.

Baros, 27 Ocak 2008’de ‘ sansasyonel’ O.Lyon kariyerine Premier Lig ekiplerinden Portsmouth’a kiralanarak ara verdi. Sezon sonuna dek Portsmouth formasıyla 16 maça çıkan Milan Baros, hiç gol atamamasına karşın bu takımın Nijeryalı oyuncusu Nwankwo Kanu’yla iyi bir ikili olmuştu. Sonuçta da 2008 İngiltere Federasyon Kupası (FA Cup), bu ikilinin katkısıyla Portsmouth’a geldi.

Çek oyuncunun oynadığı takımlarda 15 golü geçememiş olması akıllarda soru işaretleri yaratabilir. Ancak Baros daha 27 yaşında ve G.Saray’da uzun yıllar forma giyebilecek bir yıldız. Hızıyla rahatlıkla adam geçebiliyor ve savaşan bir yapısı var.

Baros, Liverpool’da 5, Aston Villa’da 10, Olympic Lyon’da 7, Portsmouth’ta da 9 numaralı formaları giymişti. Galatasaray’da gol kralı olduğu Euro 2004’te giydiği 15 numarayla mücadele edecek Baros, Kewell gibi forma numarasının uğruna inanıyor.

Read Full Post »