Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Archive for Nisan 2008


The manager of Sivasspor, who started his sporting career as a wrestler, now seems set to wrestle Anatolioan football to the top of the Turkish game. (insidefutbol)

Until the age of 14, Bulent Uygun was a wrestler. This was mainly because of his father who was a wrestling coach. One day Uygun went to watch his friends playing football as they usually did, but on this particular day one of the teams was missing a player. The coach of this team managed to persuade Uygun to take this boy’s place. After the game, the coach called his father and said: “If you push him to be a football player, he is going to be star.” Uygun’s father heeded the coach’s advice and the youngster’s wrestling career was over. What many don’t know is that Uygun still feels emotional about this change of career. He was a successful wrestler and felt he could have achieved great things in the ring.

Young Bulent Uygun’s football career began at Sakaryaspor in the junior team when he was 14. Whilst at Sakaryaspor Uygun was capped 32 times for various Turkish national youth teams. When the youngster realised that his playing time with Sakaryaspor was limited, he transferred to Ankara Şekerspor, when he was 17. After one year at Ankara, he moved on again to Kocaelispor in 1989. This is the club at which he truly begun to shine.

Uygun became the conductor of Kocaelispor’s successful orchestra between 1989 and 1993. In the 1992/1993 season, when Kocaelispor played very good football and finished the year at the top of the table he scored seven goals. When he learnt that Fenerbahce wanted to buy him at the end of the season, he didn’t give 100% and his performances tailed off, the reason for this is that Uygun was desperate not to be injured and put his transfer at risk,-he made this confession years later. Partly through this Kocaelispor lost the chance to be champions for that season and finished the table in 4th position.

After he transferred to Fenerbahce with his speed, dribbling ability and cool finishing in front of goal, he scored 22 goals for that season and became the top scorer in the Super Lig. He was the first top scorer to be anything other than a striker. During this season he also became well known for an unusual goal celebration, the salute of a soldier.

Uygun’s career at Fenerbahce ended in the middle of the 1996/1997 season when then president Ali Sen decided he wasn’t able to reproduce his form of old for the side. In later years Ali Sen would admit that this decision was the worst mistake of his period in office.

Bulent returned to perhaps his first love Kocaelispor; however fate was not kind to him and hopes of recapturing the form of his earlier spell at the club were quickly ended with a broken leg picked up in his very first game.

Afterwards he was never the same player for Kocaelispor and continued his career as a journeyman player, playing successively for Çanakkale Dardanelspor, Trabzonspor, Göztepe, Zonguldakspor, Kilimli Belediyespor and Anadolu Üsküdar 1908. In his last season he played at Sivasspor, where he finished his career as a professional football player in 2004.

After his playing career ended he started to work at Sivasspor as Executive Manager, a role he performed for 3½ years. In 2007 he took the control of the team as Technical Director-Manager in the 12th week of the season and immediately enjoyed success with victory against Besiktas. He finished his first season with Sivasspor in 7th place, quite an achievement considering he took control of the team when they were rooted to the bottom of the Super Lig.

The following season saw Sivasspor begin with a series of impressive home performances. After the first period of the league Sivasspor were amazingly at the top of the table. After this success everybody started to believe that Sivasspor could even win the title.

Despite this progress Uygun constantly changed his opinion as to whether the side could win the title from game to game. He himself seemed shocked by their performances and continual victories. The side though suffered a wake-up call when they lined up against Fenerbahce at home. A good performance from the visitors saw Sivasspor crushed 4-1. Until this game Sivasspor had been unbeatable at home and everybody believed that at least they could take one point from the game. But Bülent Uygun appeared to get his tactics wrong, failing to motivate the side and failing to deflect the focus from his side by making many many statements before the game to the press.

However in the coming weeks Fenerbahce, Galatasaray and Besiktas all dropped points. Once again Sivasspor could win the title, this despite losses at home to Fenerbahce and Beskitas (the visit of Galatasaray is to come).

The achievement of in keeping Sivasspor in the title race despite injuries to key players like Pini Balili lies with Bülent Uygun’s tactical knowledge. In the Turkish 4-4-2 magazine he says that to improve his management skills he slept in front of the door of Fatih Terim to talk about his experiences with the national team, Galatasaray, Fiorentina and Milan. Uygun further said that he adopted many of the training programs that he saw Terim use. He also talked with the Basketball manager Aydın Örs to learn about zonal marking, and driving a man behind the defence, and he says that he is not addicted to any tactical arrangement like 4-4-2, and always changes his tactics in every game to outwit the opposing team. But I have to say that he really failed in this regard against Fenerbahce because they didn’t play like they had played before and as a result didn’t get success.

Bülent Uygun’s success has really been based on waiting for the opposing team to make a mistake, and then counter-attacking with pace. It is a tribute to this hot property in Turkish management that Sivasspor are in the title race with just two games to go! If they can somehow manage to take the Super Lig championship it will be a very big success for Anatolian football, and of course Bülent Uygun.

Read Full Post »


İngiliz Futbol Federasyonu Cardiff’in UEFA Kupası’na katılma hakkını onayladı. Sonuç, UEFA’nın kararına kaldı. (MedyaKronik)

İngiltere’nin en prestijli kupalarından Federasyon kupasında bu sezon bir çok süpriz yaşandı. Son dört takım arasına sadece bir tek Premier Lig ekibi girebilirken, diğer takımlar ise Premier Ligin bir alt ligi olan Championship’tendi.

Yarı final karşılaşmalarından galip gelen iki takımdan biri West Bromwich Albion’ı eleyen Premier Lig ekibi Portsmouth, diğeri de Liverpool ve Chelsea’yi eleyip büyük bir sürprize imza atan Barnsley takımını eleyen Cardiff City oldu.

Geçtiğimiz yıl Federasyon kupası finalini Manchester United ve Chelsea’nin oynamasının ardından bu seneki final, futbol açısından biraz sönük geçecek gibi görünüyor. Ancak bu yılki final de farklı yönleriyle öne çıkıyor.

Daha önce 1927 yılında kupayı kazabilen Cardiff’in, 81 yıl sonra finale çıkması taraftarlar arasında büyük bir sevince yol açsa da, İngiltere Futbol Federasyonu ve UEFA’yı çok farklı tartışmalara itti.

Kurallara göre kupayı kazanan takım gelecek sezon doğrudan UEFA kupası’nda oynama hakkını kazanıyor. Kupayı kazanamayan takım ise eğer kupayı kazanan takım Premier Lig’de bulunduğu sıralama sayesinde UEFA Kupasına katılmaya hak kazanmışsa, geçtiğimiz sezon Erciyesspor’da olduğu gibi kupaya katılma hakkını elde ediyor.

Kupayı kazanmaları durumunda Avrupa kupalarında oynamayı hak eden takım, Galler takımı olduğu için bu iki hakka da sahip olamıyor. Çünkü Galler takımları ancak kendi şampiyonalarında başarı elde etmeleri halinde Avrupa kupalarında mücadele etmeye hak kazanabiliyor. İngiltere Futbol Federasyonu’na kayıtlı olan Cardiff, UEFA Kupasında oynayabilmek için çoktan harekete geçip itirazlarını Federasyon’a ve UEFA’ya iletti.

İngiliz Federasyonu’ndan olumlu yanıt alan Kulüp, gelecek sezon Avrupa kupalarına katılabilme konusunda ümitli. Emsal oluşturan örnekleri ise çok tanıdık. Monako Prensliği’nin takımı olan Monaco Kulübü yıllardır Fransa Ligi’nden Avrupa kupalarına katılıp başarılar kazanıyor.

İngiliz Futbol Federasyonu UEFA kupalarında oynayabilme hakkını Cardiff’e verirken bunun karşılığında seremonide Galler milli marşının çalınması konusunda baskı yapmamasını istiyor. Galler Spor Bakanı Rhodri Glyn Futbol Federasyonu’nun kendi milli marşlarını çalmasını istese de Cardiff Teknik Direktörü, bu kupanın finalinde Wembley Stadyumu’nda olma onurunun yeterli olduğunu düşünüyor.

Cardiff City takımının UEFA Kupası’na katılması konusundaki kararını önümüzdeki günlerde verecek olan UEFA yetkilileri, Cardiff’in Federasyon Kupası’nı kazanmasına rağmen Avrupa kupalarına katılamamasının çok üzücü olacağını düşünüyor. Yani UEFA Başkanı Michel Platini de Cardiff City takımından yana…

Taraftar forumlarında ise konu farklı açılardan değerlendiriliyor. İngiliz taraftarlar Galler’in bir takımının Avrupa kupalarında bir İngiliz takımının yerini alıp İngiltere’yi temsil edecek olmasını kabul etmiyorlar. Galler’in bir takımına kendi liginde yer veren İngilizlerin böyle bir ihtimali hesaplamadığı da buradan anlaşılıyor.

Futbolun beşiği İngiltere’nin Futbol Federasyonu bu konuda biraz çuvallamış gibi görünüyor. Tek maçlı eleme sisteminin sürprizler yaratması için uygulandığı açık. Ama bu kadar da sürpriz olabileceğini kim bilebilirdi ki?

17 Mayıs’ta oynanacak finalde Cardiff’in kupayı alması durumunda futbol ve federasyonlar bundan nasıl etkilenecek izleyip göreceğiz.

Read Full Post »


“The Power of the Game” filmi için Simon Kuper’in kült eseri “Futbol asla sadece futbol değildir”in beyazperdedeki yansıması diyebiliriz. Bir oyunun, hayatımızda nelerle oynadığını yedi ülkeden örneklerle anlatan belgesel, klasik olmaya aday. (MedyaKronik)

The Power of the Game 2010 Dünya Kupası’nın ev sahibi Güney Afrika’yla başlıyor. Bu turnuvayı görmeden ölmeyeceğine inandığım 89 yaşındaki Nelson Mandela’dan başlayarak ülke çapında, tüm kurumlarıyla giriştiği hazırlık çalışmalarına tanık oluyor. Dünya Kupası organizasyonuyla birlikte, ülkedeki her türlü ve özellikle de ekonomik zorlukların aşılacağına değinen film, 2006’da düzenlenen bir önceki turnuvaya katılamayan ve böylece büyük bir tecrübe eksikliği yaşayan Güney Afrika’nın önündeki güçlüğü de gözler önüne seriyor: İkinci sınıf insan olarak yetiştirilen siyahların beyazlarla eşit düzeyde etkileşime geçememesinin ülkede yarattığı hayal kırıklığına dikkat çekiyor.
Futbol konusunda, az gelişmiş pek çok ülkenin bile gerisinde kalan, ama son yıllarda geride kalmışlığını telafi etmek için hızlı adımlar atma çabasına giren ABD için de bir bölüm ayrılmış filmde. Amerikalılar futbol oyununa, kendi “football”larıyla karıştırmamak için “soccer” diyor. Michael Apted, bu farklı anlayışı aktarabilmek için ABD futbolunun önde gelen isimleriyle konuşuyor. Milli Takım Teknik Direktörü Bruce Arena’yla, takımın sembol ismi Landon Donovan’la röportaj yapıyor. 1994 yılında bu ülkede düzenlenen Dünya Kupası’nda kurulan ve Amerika’daki futbol sevgisini artırmak için çabalayan taraftar grubu “Sam’s Army”nin üyeleri ve kurucuları ile birlikte oluyor.

İran’da kadın olmak

Filmin en ilgimi çeken kısmı ise İranlı kadın gazetecinin futbola merakının anlatıldığı bölüm. Tehlikeli olduğu iddiasıyla, kadınların maçlara girmesinin izin verilmediği ülkede Mahin Gorji’nin örnek mücadelesi aktarılıyor bu bölümde. Kadın spor yazarı, küçük bir çocukken erkek kılığında stadyuma girerek izlemiş ilk maçını. Amcasıyla girmiş stadyuma. Şimdilerde işinden dolayı stadyumlara girebilen tek kadın. Ancak, ne yazık ki erkek gazetecilerin sözlü tacizlerine maruz kalmaya devam ediyor. 2006 Dünya Kupası’nı ABD’de takip eden az sayıdaki kadın gazeteciden biri olan Gorji, bu turnuvadaki tecrübelerini paylaşıyor izleyiciyle. İran’daki kadın futbol takımlarının antrenman görüntülerinin de yer aldığı film, gerçekte kadınların bu ülkede bu oyuna birçok ülkeden daha çok ilgi gösterdiğini aktarıyor.

2006 Dünya Kupası esnasında Almanya’nın Berlin şehrinde olmayanların farkında olmadığı sokak futbolu turnuvası da su yüzüne çıkıyor filmde. Kenya’dan gelen genç takımın şampiyonluğuyla biten turnuvada, yönetmen Michael Apted dikkatleri iki ülkenin takımına çekiyor: Senegal’den ve Arjantin’den gelen futbol okulu kökenli bu iki takım çok önemli misyonlar üstlenmiş. İkisi de hem futbol hem de temel okul eğitiminin bir arada yapılabilmesini mümkün kılmış. Futbolcu olma hayalleri kuran çocuklara, bu istekleri gerçekleşmediği takdirde, farklı mesleklere yönelebilme imkanları sunuluyor. “Futbolcu olamazsam doktor olurum” diyebiliyor Senegal’li bir öğrenci.

Bu iki okulu birbirinden ayıran özellik ise, Arjantin’dekinin futbol bazlı bir sosyal kalkınma projesini üstlenmesi. Defensores del Chaco adındaki bu vakıf, kazandığı her bir pesoyu, bulunduğu mahalleyi güzelleştirmeye, çocukların eğitimine ve bölge insanını bilinçlendirmeye yönelik işlere harcıyor. Şu ana kadar elde ettiği gelirlerle üç tane okul, yedi tane sağlık evi ve bir tane de hastane yaptıran kurum, yakın gelecekte bir de üniversite kurmayı planlıyor.

Irkçılık hastalığı

Futbolun her zaman başına bela olgulardan biri olan ırkçılığa da değinmeden edememiş Michael Apted. Irkçılığa karşı propagandada başı çeken ülkelerden İngiltere’nin bu konudaki girişimlerinden, ülkedeki Asyalı futbolcu Zesh Rehman’ın bu konudaki öncülüğünden bahsediliyor. Özellikle futbol okullarında, küçük yaşlardan itibaren tüm çocukların bir arada eğitim görmesi, eşit olduklarını daha iyi algılamalarını sağlayabilme yolunda çarpıcı bir örnek olarak sunuluyor.

The Power of the Game, futbol oyununun, bir topun peşinde koşuşturan 22 adamdan ibaret olduğunu sananları ayıltabilecek bir film. Yönetmen Michael Apted’ın başarılı sinematografisi bir yana, sadece seyirciye attığı bu “şamar”la bile klasik olmaya aday.

Futbol topu, yaşadığımız dünyanın içinde farklı bir dünya. Bu küçük dünyanın etrafında toplanan insanların yaşadıkları da, sadece spor değil hayatın kendisine dair şeyler. İranlı bir kadını, ülkesinin hemen tüm erkeklerine karşı durduran, Arjantin’de bölgesel bir sosyal kalkınmayı sağlayan, Afrika’da bir ülkenin ekonomisini iyileştirebilen, herkesin farklı ama herkesin eşit olabileceğini, aynı forma altında mücadele edebiliceğini gösteren ve dört milyar insanın ortak tutkusu olabilen kaç oyun var bildiğiniz?

Read Full Post »


Since Özhan Canaydın became the chairman of Turkish giants Galatasaray, he developed a habit of quickly blaming his coaches for any failure and fired them immediately.  This habit has continued to this day and veteran 73 year-old German coach Karl Heinz Feldkamp is the latest victim. (insidefutbol)

Even before Feldkamp officially signed with Galatasaray the Turkish football media began to criticise him because of his age and made repeated insinuations about his health. When he was the manager of Beşiktaş, the German left the team in the middle of the season because of heart problems. How could Galatasaray trust the old man’s health enough to hire him as their manager? That was the first criticisim the coach had to deal with. He had, unbelievably, also worked for just for 1 ½  seasons in the last 17 years, it was understandable the media also asked questions about whether he had lost his ability to coach a team.

So, from the very first moment he took his place in the dugout Feldkamp’s reign was beset by criticism. In his first game as manager Galatasaray won 4-0 at their Ali Sami Yen stadium. With this outstanding result the team brimmed with confidence and proceeded to go unbeaten until they met rivals Fenerbahce.

In the first period of the season Galatasaray lost just one game, and sat proudly on top of the Super Lig table. Everything looked fine when you looked at the statistics from the league, but in the UEFA Cup the team was going badly. Galatasaray is a team,which is accustomed to being the most successful Turkish team in Europe and the results gained in the early stages against weak teams did not satisfy the president, his administiration, or the fans.

With the winter break the transfer window opened and Feldkamp felt there was a desperate need for a defensive midfielder to be bought after the injury of Swedish national team captain Tobias Linderoth, in addition to an experienced goalkeeper. Defender Emre Güngör and midfielder Ahmed Barusso were the only players that arrived and this was despite the coach insisting at least four more should join the squad.

Without enough players arriving Feldkamp tried all of the remaining options available to him in many different positions. Despite this he couldn’t manage to find a formula to make the side stronger. For instance, as everybody knows Servet Çetin is a player who is strong and ambitious, but not technical. Due to the lack of an incoming defensive midfielder Servet was tried in this position, despite not being suited to it as he is a defender. Feldkamp also changed the positions of other players many times. He tried stiker Hasan Şaş, midfielders Ahmed Barusso and Barış Özbek as a right backs, forward Shabani Nonda as a playmaker and even Emre Güngör as a defensive midfielder, as he searched for new options. One time he made Serkan Çalık, a young talented forward, play as a sweeper for the last few minutes of a Turkish Cup Game against Fenerbahçe. All of this experimentation would be acceptable only in friendly games and in pre-season, not in the middle of a campaign to win the title.

After moving players from their natural and preferred positions it was understandable that many were not just upset, but even angry. When Adnan Polat had won the presidential elections in March (he was previously the vice-president and played a key role in bringing Feldkamp to Galatasaray) he arranged a one to one meeting with the players. What he heard was predictable. The players were unhappy they had been forced to play in unfamiliar positions. They felt it was unfair they should be criticised when they played poorly in a totally new position. The squad even went as far as saying Feldkamp was not managing the team well, and only without him could they be champions.

After this meeting Adnan Polat and Feldkamp held talks. In the conversation between them, Adnan Polat gave Kalli some advice about how to manage the team, but “Kalli” (Feldkamp’s nickname in Turkey) is not a coach that takes kindly to being told how to do his job. For him it was a sign the players had lost all confidence in him and after this meeting Feldkamp announced he was resigning. Feldkamp’s assistant left, too.

It is clear to me that Feldkamp was forced out, because Adnan Polat knew that by speaking directly to the players and then advising such a proud manager as Feldkamp how to do his job, he would react in only one way: to resign.

The situation is even stranger when the man who has just become president of Galatasaray, a man who trusts Feldkamp and was key to his appointment in the first place, forces him to leave the club almost as soon as he sits in the president’s chair. Adnan Polat had also said he wanted Feldkamp to take the position of Football Advisor to the Board when he finally stopped coaching.

All this shows that the new president doesn’t really have a plan for the future. This was further confirmed by the fact that so many managers, each with differing ideas on how to play the game, were contacted about taking over. For now the Turkish press believe that Dutchman Louis van Gaal may be next in line for the job.

The players contributed directly to the removal of Karl Heinz Feldkamp, and that is not a healthy sign for any club. However, the one positive is that now the players have no excuses left and those who did not enjoy life under Feldkamp can take pleasure in their football without him. Perhaps the relief felt by some after Feldkamp’s departure could provide the motivation to win both the Turkish Cup and, importantly, Super Lig. But if they could do this, the position, the effect of a manager will surely have to be questioned. Because if any team can be successful like this, why do they need a manager?

Read Full Post »


Galatasaray futbol takımı başarılı olursa, yöneticilerin başarısızlığını değil, teknik direktörlük kurumunun gerekliliğini tartışmaya başlayacağız. (MedyaKronik)

(Gökhan Tan-MedyaKronik) – Galatasaray Futbol Takımı Özhan Canaydın’ın başkanlığından beri, takımın yaşadığı bütün başarısızlıkların sorumlusu olarak gördüğü ve sezon sonu kellesini aldığı teknik direktör listesine Karl Heinz Feldkamp’ı da ekledi. Feldkamp’ın ayrılışı zamansızdı ama pek çok kişi için sürpriz olmadı. Teknik adam, çalıştığı süre boyunca sadece basın tarafından değil, kulüp içinde de sürekli eleştirildi.

Eleştirilere tek başına göğüs geren, elbette “Kalli”yi getirmek için bir “one man show” sergileyen Adnan Polat’tı. Polat 22 Mart 2008’deki seçimini kazandı ve kendi sözleriyle “düşlerini süsleyen başkanlık rüyasını” gerçek kıldı. Ve bu rüyanın ilk icraatı, tek başına kefil olduğu teknik direktörünün kulüpten kopmasını sağlamak oldu.

“Kalli” Feldkamp, kağıt üzerinde istifa etmiş görünüyor. Ama işine karıştırmayan, karışıldığı anda da tepki vereceği çok açık olan teknik adama “Artık ön libero deneme, Nonda’ya şans ver, futbolcularla iyi geçin” gibi uyarılarda bulunulması zaten istifasının istenmesi anlamına geliyordu.

Bu süreçte kaçınılmaz katkısı bulunan spor basını da yeterince sorgulamadı Feldkamp’ın gidişini. Öyle ya, adam ikide bir hasta olup, takımı yalnız bırakıyor, bir maçta orta sahada oynattığı adamı, diğer maçta “stoper” yapıyor, vazgeçilmezleri kadro dışı bırakıyor, özetle koskoca takımı “tek patronmuş gibi” yönetiyordu!

Takımın tek patronu. Feldkamp’ın futbol şubesindeki konumu aslında tam da buydu. Bu onun, yıllar önce Fatih Terim örneğinde olduğu gibi, kendini kabul ettirmek için mücadele ederek kazandığı bir ayrıcalık değildi. Aksine, durum tam da tersiydi. Polat bir taraftan Feldkamp’ı göreve getirmek için kendi yönetimiyle mücadele ederken, diğer taraftan da Feldkamp’ı bu göreve ikna etmek için didindi. Adnan Polat bir önceki yönetimi temsil ediyorsa -ki Feldkamp göreve geldiğine göre bunu sorgulamak artık yersiz-, “Kalli”nin takımın tek patronu olması kulübün kararıydı.

Kulüp, Feldkamp’ın gelişini “geleceğe yatırım” olarak duyurdu. Teknik adama önerilen şey, futbol şubesinin danışmanlığıydı. Sadece futbolcuları değil, şubede bulunan tüm takımların organizasyonunu ve teknik direktörlerini de o belirleyecekti. 74 yaşındaki “Kalli”nin, istememesine rağmen yönetimin “ricasıyla” eşofmanlarını giyip A takımının başına geçmesi de “geleceğe yönelik” bu planın ilk adımıydı.

Gelinen nokta, Türk futbolunun “henüz”, bu kadar ileriye bakmaya hazır olmadığını, hatta niyeti bile olmadığını gösteriyor. İsmi ve başarılarıyla, uzun vadeli plan yapmaya belki de en yakın kulübümüzün bile karnesi sınıf geçmeye yeterli değil. Kafamız, düşünce yapımız, temelimiz buna uygun değil.

Feldkamp’ın ayrılmasının Galatasaray açısından yarattığı en hazin tablo, kulübün “yeni” yönetiminin, gündeminde herhangi bir plan olmadığını ortaya koyması. Daha bir ay öncesinde rotasını, Karl Heinz Feldkamp’ın fikirlerine göre çizeceğini açıklayan yönetim, piyasadaki birçok teknik direktöre teklif götürmeye başladı. “İyi bir isim olsun da, kulübün büyüklüğünü anlaşılsın” görünümündeler. Bu isimlerin oyun anlayışlarının çok farklı olması, bu “yeni” döneme dair bir strateji geliştirilmediğini gösteriyor.

Galatasaray, Süper Lig şampiyonluğunu kovalarken ve Türkiye Kupası’nın en güçlü adayıyken, Feldkamp’ı hatırlamamız mümkün değil. Onu, Galatasaray şampiyon olunca hatırlayacağız: “Bak, teknik direktörsüz takım daha başarılı” diyeceğiz. Ya da “takım teknik direktörsüz şampiyon oldu, düzgün birini başa getirirlerse daha neler yaparız” diyeceğiz.

Kimse, dokuz ay önce söylediğini, başkan olur olmaz çiğneyen Adnan Polat’ı hatırlamayacak. Evinde emekliliğini kutlayan futbol adamını, kulübüne rağmen, bin bir ricayla takımın başına getiren o günkü ikinci, bugünkü asil başkanın “başarısızlığını” göremeyecek.

Hadi o kadar abartamayalım. Elbette birileri çıkıp, onun hakkını verecek:

“Vay be, adam işi biliyormuş!”

Feldkamp “yeniçeriler”e karşı

(Volkan Ağır-MedyaKronik) – Karl Heinz Feldkamp’ın, hakkındaki onca olumsuz eleştiriye rağmen takıma kattıkları kaybettirdiklerinden kat be kat fazla. Tıpkı Galatasaray’ın başında olduğu 1992-1993 sezonunda olduğu gibi Türk futbolunun çehresini değiştirme potansiyeli çok yüksek oyuncular topluluğu bıraktı ardında. Ve tıpkı o sezon kazandığı şampiyonluğu tekrarlamak ister gibi bir görüntü çizdi.

16 yıl önce Bülent Korkmaz, Mert Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Arif Erdem, Suat Kaya, Hakan Şükür, Okan Buruk gibi isimlere güvendiği gibi, şampiyonluğu gençlerle almak istediğini göstermek istedi. Uğur Uçar, Orkun Uşak, Barış Özbek, Serkan Çalık, Mehmet Güven ve Mehmet Topal sürekli forma şansı bulan yeni isimler oldu.

Her zaman Avrupa kupalarında başarılı olmayı daha çok önemsemiş bir kulüp olan Galatasaray’ı UEFA Kupası maçlarında alınan sonuçlar hiç bir zaman tatmin etmedi. İlk maçtan, son maça kadar futbol şansıyla yürüdü takım Avrupa’da. Gruptan bir üst tura çıkma şekli bir hayli mucizevi ve bir o kadar da acınası olan -Austria Wien maçının son düdüğünden sonra Bordeux maçının sonucunu öğrenen oyuncuların sahada “sevinçten” nasıl koşuştuğunu görmeliydiniz- takımın bu durumu çokça eleştirildi.

Leverkusen karşısında alınan 5-1’lik mağlubiyetle UEFA Kupası’ndan elenmeyi hiç mi hazedemeyen yönetimde kimsenin Kalli’ye güveni kalmadı. Sadece Özhan Canaydın, Adnan Polat ve Adnan Sezgin kaldı. Bu elenmenin şokunu atamayan takım da üst üste aldığı süpriz mağlubiyetlerle şampiyonluk yarışından kopma noktasına geldi. Ama oyuncular ve Kalli de maç boyunca maçı değişterek hiç bir harekete kalkışmadı. Günümüz futbolunda mağlup durumda olan takımların maçı çevirmek için forvet sayısının değil, orta sahadaki oyuncuların sayısının fazla olmasının gerektiğini gözleyememiş olacak ki Kasımpaşa maçında sahada beş forvet vardı takımda. Orta sahada onlara top atacak adam yokken o beş forvet ne yapabilir ki? Kalli bu konuda bence gerçekten geride kalmış.

Kalli, Fortis Türkiye Kupası’nda Fenerbahçe ile Ali Sami Yen’de oynanan maçın kazanılmış olmasına rağmen yine aynı hataları yapmaya devam etti. Hatta bu sefer abartarak, son dakikalarda oyuna giren Serkan Çalık son 10 dakika defansta son adamdı. Bol kartlı geçen ve şans golüyle kazanılan maçın yorumu ise Adnan Polat’tan geldi. “Saçmasapan bir maçtı.”

Sene boyunca oyuncuların yerini sürekli değiştirdi Feldkamp. Hazırlık maçlarında ve menejerlik oyunlarında yapılmasına tahammül edilebilir mevki değişikliklerini lig maçlarında yapması ve verim alamamasına rağmen bu konuda ısrar etmiş olması Galatasaray’daki herkesi çileden çıkardı. Emre Güngör’ü ön liberoda, Hasan Şaş’ı sağbekte, Ismael Bouzid’i ön liberoda, Nonda’yı orta sahada, Barış Özbek’i sağbekte deneyen Kalli, oyuncuları da futboldan o kadar küstürmüş ve sabırlarını o kadar taşırmış olacak ki, takım içindeki huzursuzluklar medyaya oyuncular tarafından verilen demeçlerle yansıdı.

Mart ayındaki seçimleri kazanıp başkan olan Adnan Polat, 4 Nisan 2008 akşamında oyuncularla tek tek görüşüp, “Bazı arkadaşlar hiç alışık olmadıkları yerde oynatılıyor ve taraftarların önüne atılıyor. Bizi hep yanlış oynattı. Kalli olmazsa şampiyon oluruz. Yoksa sonumuz kötü” cevabını alması ve kendi getirdiği Kalli’yi göndermesi, bir nevi yeniçeri ayaklanması olarak Galatasaray’ın tarihine geçecek bir olay haline geldi.

Galatasaray’ın içine düştüğü bu oyuncuya dayalı düzen kısa zamanda farklı sonuçlara yol açabilir. Bundan önceki Gerets’li dönemde kazanılan şampiyonlukta, parasızlıkla boğuşan ve tamamen duygularıyla oynayan oyuncular bu sezon iki kupaya da bu şekilde ulaşabilir. Ancak asıl soru şu ki, eğer bu iki kupa da bu şekilde kazanılırsa, gelecek sezon takımın başına geçecek teknik direktör karşısında teknik direktörsüz de şampiyon olabilen bir takım varken istediklerini nasıl yaptıracak? Yönetim ise iki kupa da kazanıldıktan sonra oyunculara karşı nasıl bir tavır alacak? Çünkü böyle bir durum gerçekleşirse oyuncuların herhangi bir yönetimsel sıkıntı da, yöneticiler üzerinde fazlasıyla baskı ve istediklerini yaptırabilme gücü olacaktır.

103 senelik bir kulübün oyuncuya dayalı düzene gelme potansiyelinin zirve yapmış olması, kulübün tarihiyle, prensipleriyle, gelenekleriyle çelişen bir görüntü çiziyor. Duygusal bir topluluk olduğumuz için kısa vadede başarılara ulaşmak için bir çözüm olabilir bu düzen. Ancak yönetimin uzun vadede bu düzeni nasıl şekillendirip, dönüştüreceği merak konusu.

Read Full Post »


Sezon sonundaki sıralaması neredeyse kesinleşen tek Super Lig takımı Kayserispor. (MedyaKronik)

Aynı kentin diğer kulübüyle isim değiştirerek Süper Lig’e “katılan” Kayserispor, 2004-2005 sezonunda, lige geldiği gibi giden takımlardan biri olmaktan son anda kurtulmuştu. O takım, son üç sezondur sağladığı oyuncu, teknik direktör ve yönetim istikrarı ile korkulan bir ekip haline geldi.

Teknik direktörlük kariyerine Samsunspor’da başlayan Ertuğrul Sağlam’ın 2005-2006 sezonunda Kayserispor’a geçmesiyle takımın çehresi değişti. Sağlam’ın yönetimindeki iki sezonda da, ligi 51 puanla ve beşinci tamamladı. Bu sezonların ilkinde, kendi sahasında beş maç kaybetti. O sezon, evinde en çok kazanan üçüncü takımdı. UEFA macerasına talihsiz şekilde veda ettiği ikinci sezonda, sahasında yenilmemeyi öğrendi; sadece bir mağlubiyet aldı.

Yakalanan çıkışta belki de en büyük paya sahip Ertuğrul Sağlam, içinde bulunduğumuz sezonda yerini Tolunay Kafkas’a bıraktı. Tolunay Kafkas, “Ertuğrul Sağlam’a bana böyle bir takım bıraktığı için teşekkür ediyorum. Elde edilen başarıların üzerine bir şeyler koymayı hedefliyoruz” diyerek takımı değiştirmeye değil geliştirmeye başladı.
Kafkas, “Hücum yönü zengin, daha çok rakip yarı alanda top yapan, sahayı derinliğine ve genişliğine iyi kullanan bir futbol anlayışına sahip olduğunu” söylüyordu. Takımın ve Super Lig’in iki yıldızı Mehmet Topuz ve Gökhan Ünal’a, Arjantinli Franco Dario Cangele’nin de katılımıyla hücum gücü arttı. Ve bir önceki sezon evindeki yenilmemeyi öğrenen takım, artık kazanmaya da başladı. Kayserispor, 28. haftada oynadığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi maçına kadar, ligin yenilgisiz tek takımıydı.

Deplasman fobisi

Ancak bir temel sorun göze çarpıyordu: Takım, dış sahada oynadığı karşılaşmaları hala kazanamıyordu. Sezonun ilk yarısında deplasmanda hiç galip gelemedi. Tolunay Kafkas 11 Ocak 2008’de, “ İçeride kazanalım, deplasmanda beraberliğe razıyım” diyordu. Ne hikmetse o hafta, Manisa (Vestel) deplasmanından üç puan çıkarmayı başardı ve altı maçlık bir galibiyet serisi yakaladı.

Alınan üç deplasman galibiyetinin de düşme potasındaki takımlara karşı olması dikkat çekici. Çünkü dış saha fobisi bu üç maçtan sonra gelen Galatasaray ve Trabzonspor deplasmanlarında kendini gösterdi. Şu anda evinde 10 golle en az gol yiyen ikinci takım Kayserispor. Şu anda ligin beşinci sırada sırasında ve 48 puana sahip. Yani geçtiğimiz iki sezonun sonunda topladıkları puanın, üç puan gerisinde.

Bu sezondaki görüntüleriyle bir önceki sezonlarından farklı bir görüntü çizmiyor Kayserispor. Tek fark, ligin tepesindeki dörtlüden 10, altındaki takımlardan ise 9 puan ileride olması. Puan cetvelinin ortasında bir ayraç gibi; ne aşağıyla, ne de yukarıyla bir dertleri var. Bu sıralamaya bakan biri, Kayserispor’un adeta “kendi liginde” oynayan, hedefsiz bir takım olduğunu düşünebilir. Öyle mi gerçekten?

Hedef yok mu?

Kayserispor, defansif ve “mental” zaafları nedeniyle yukarıyı zorlayamıyor. Birçok deplasmanda, ilk gol yada golleri bulan taraf olmasına rağmen çoğu zaman galip gelemiyor. İyi oyununa rağmen, gol yiyince moral gücünü yitiriyor. Bunun arkasında yatan neden, Tolunay Kafkas’ın “deplasmanda beraberliğe razı olmak” düşüncesi olmalı.

Elindeki yıldızları satmayarak, gerçekte daha üst sıraları hedeflediği vurgusunu yapan Kayserispor, bunu yapabilmek için yine “deplasman fobisine” yeniliyor. O takımların üstüne çıkabilmesi, onları dış sahada da yenmesini gerektiriyor çünkü. 2005-2006 sezonundan beri, aldığı üç beraberliği saymazsak, “dört büyüklere” deplasmanda diş geçiremiyor. Evinde oynadığı maçlarda ise tablo bunun tam tersi; yedi galibiyet ve üç beraberlik.

Deplasmanlardaki bu galibiyetsizliği Mehmet Topuz şöyle yorumluyor: “Takımdaki iki üç kişi, büyük takıma karşı oynama stresini yaşamıyor olabilir ama diğer oyuncular o gerilimi üzerinden atamayınca takımın oyunu kötü etkileniyor.” Gökhan Ünal ise, diğer Anadolu takımlarının büyükleri deplasmanda kaybettikleri maçlardan sonra çoğu kez “Bizim neyimiz eksik” diye kafaya taktığını ama buna bir türlü çözüm getiremediklerini söylüyor.

Yarın Şükrü Saraçoğlu Stadyumu’nda galip gelirse, sadece şampiyonluk yarışını kızıştırmakla kalmayacak, kendisiyle ilgili ezberi de bozacak.

Read Full Post »